29 Ocak 2018 Pazartesi

Entropi Beyin Fraktal ve Anlam

Entropy 

(breakup, collapse, decay, decline, degeneration, destruction, falling apart, worsening )

Herşeyin sonu entropi ile sonlanır. Bütün soru, ne zaman entropiye ulaşacağınızdır. Eğer bir kelebekseniz bu birkaç saat ile birkaç hafta, eğer Güneş  büyüklüğünde bir yıldızsanız dokuz-on milyar yıl içinde entropik düzeye ulaşacaksınız demektir. Bu galaksiler için de geçerlidir. Çapı iki yüz elli bin ışık yılı olan Samanyolu muhtemelen biz burada olmayacağız ama on milyar yıl sonra Andremeda galaksisi ile çarpıştığında inanılmaz bir evrensel havai fişek gösterisi olacak. 

Canlılık dediğimiz şey canlılık ile maddenin entropiye meydan okumasıdır. Herşey bozunur, herşey enerjisini zaman içinde yitirir. Bunun en güzel örneği bir çocuk ile bir yaşlıyı yan yana görmektir. Nükleer santrallerde kullanılan uranyum ya da uzun yolculuklara çıkan uzay araçlarının enerji kaynağı plutonyum bozunduğu için enerji ortaya çıkar ve uzay aracına enerji verir. 

Yaşadığımız her gün entropiye karşı bir savaştır. Bu savaşı yöneten güçler vücudumuzu oluşturan yüz milyarlarca hücrenin organize olmuş halidir, sizden bağımsız çalışırlar varlıklarından bile haberimiz yoktur, onlara müdahale etme şansımız yoktur bizim gibi doğarlar ve ölürler. 
Bilinç bu kontrolsüz gücün bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bilinç dediğimiz şey ise anlam dediğimiz fenomeni anlama çabasıdır. Anlamın nereden geldiğini ve neden ona ihtiyaç duyduğumuzu kimsenin bildiğini sanmıyorum. Biz dünyaya geldiğimiz anda zaten vardır, bizler onu algı düzeyimiz ve aldığımız eğitim ile kullanmaya başlarız. Aldığımız eğitim ve yaşantılar beynimizde sürekli yeni nöronlar oluşturur (neurogenesis) her yeni nöron öğrendiğimiz şeyi büker. Bu öğrendiğimiz her yeni şey bir süre sonra gerçeği bükme potansiyeline de ulaşır. Buradan teori, teoriden yeni bir bakış açısı yakalarız. E=mc2'yi bu yüzden Einstein bulmuştur. O aslında hep vardı ama Einstein öncesi hiç kimsenin algı düzeyi onu algılayacak seviyeye ulaşmamıştı. 

Entropi körelme demektir var olan hiçbir varlık, atom düzeyinde bile bundan bağımsız var olamaz. Herşey körelir.

Yaşamak, maddenin entropiye meydan okuması için örgütlenmektir diye yazmıştım. Bu örgütlenmeden zihin ortaya çıkmıştır. Zihnnin algıladığı gerçek, fraktal bir şekildir. Bunu anlatan en güzel örnek bir kareyi önce bir yıldız haline getirmek, her yıldızın üç kısmından boyutunu küçülterek tekrar yıldız kenarı oluşthe maktır. Alan hep aynı kalacaktır ama sınır sonsuza giden bir şekil alacaktır. Zihnimiz fraktal geometrik şekiller gibi çalışır. 

Apollo Tapınağı'nın girişinde yazar, "knothi seuton" "kendini bil" demektir. Kuantum çağında bu deyiş günlük hayatta doğruluğundan birşey yitirmemiştir ama kendini bildiğini düşündüğün anda aslında başla birisi olmuşsun demektir. Çünkü zihin dediğimiz şey ışığın parçacık ve dalga gibi davranması ile ilgili fraktal yapılardır ve her gözlem onu değiştirir. 

Değiştiğimizi, her an değiştiğimizi anladığımız an entropiye giden bu yolculuğun tadına varmak bizi anlama yaklaştıracaktır. 


Zeytin'e



Sevginin ne demek olduğunu hayvanlardan öğrendim ben, sevdiğiniz bir canlıyı kaybetmenin ne demek olduğunu ve her ölümün sizi katılaştırdığını onlardan öğrendim. Ölüm acısını telafi edecek hiç bir şeyin olmadığını derinlemesine yaşamak ve bunu öğrenmek... Hayat böyle, ne yaparsın?  Bulduğun hiçbir teselli seni avutmayacak,eninde sonunda gerçeği kabul etmek zorunda kalacaksın. Varolmanın dayanılmaz ağırlığını omuzlarında taşımayı öğreneceksin.

Zeytin bu sabah bir klinikte beyin tümörü nedeni ile aramızdan ayrıldı. Onu son defa sadece yüzünü görebileceğim şekilde kefene benzer bir beze sarılmış olarak gördüm. Görmeyen gözleri açıktı dudakları ve burnu morarmıştı, dokundum bedeni katılaşmış ve soğumuştu.

Bir park köşesinden 18 Haziran 2016'da ölmek üzere iken evimize gelmişti. Kör olduğunu anladığımız andan sonra o bizim misafirimiz olacaktı. Hırçındı hep, kucağımıza alıp hiç sevemedik görmediğini bildiğimiz için kendini güvende hissetmediğini düşünüyor bu yüzden hırçın olduğunu düşünüyorduk. Hep üstü kapalı yerlerde duruyor diğer kedilerle iletişim kurmuyor sıkışırsa kıhlıyordu. Ona dokunmak istediğimizde ısırıyordu ama biz onu çok seviyorduk. Keyfi yerinde olduğunda güneşin altında pencere önünde yan yatan bir insan gibi uyurdu.  Buzdolabı kapısının açılması onu mutfağa gelmesine neden olur ve çok sevdiği yoğurt ya da kefiri afiyetle yerdi. Miyavlamayı bilmez köpek gibi çemkirirdi.

Dokuz ay bizimle keyifle yaşadığını düşünüyorum. Onu herşeyi ile kabul etmiştik, sevmek de bir bakıma bu değil mi?

Kedi Sherlock öldüğünde ölümün anlamsızlığını anlamıştım, Zeytin'in ölümü ile ölüm karşısında onun ölü bedeni gibi katılaştım.

Hoşçakal canım, hoşçakal!

Bilimin Mum Işığı

İnanmak değil, bilmek istiyorum.
Carl Sagan

Karanlık Dünya'da Bilimin Mum Işığı

Carl Sagan'ın tropikal bir adayı ziyareti ve orada gördüklerini yazdığı bir makalesini okumuştum, ters köşe yattığım yazılardan biridir, insanları ve hayatı anlamak ve tanımak istiyorsanız bazen ters köşeye yatmak oradan kendinize ve başkalarına bakmak  gerek.

Bu adada bitkilerin hiçbir savunma mekanizması yoktu, ne bir diken ne de zehirli yapraklar, hepsi savunmasız ve tehlikelere açık, çünkü bu adada bitkilere zarar verecek hiçbir hayvan yoktu.
Karşılaştığınız bütün kötü insanları, kötülükleri, sizin kendinizi savunmanızı sağlayan mekanizmaları devreye soktuğunu düşünün; eğer bu kötülükler olmasaydı siz siz olamaz ve karşılaştığınız ilk kötülükte yenilirdiniz.

Beyaz adam, Amerika'ya vardığında yerlileri beyaz adamdan çok çiçek hastalığı öldürecektir çünkü soluk benizin vücudu domuzlarla ve büyükbaş hayvanlarla yaşadığı için çiçek mikrobuna karşı doğal bir bağışıklık geliştirmiştir, beyaz adamdan önce Amerika'nın tek evcil büyükbaş hayvanı lamadır, bir bakıma, beyaz adam çiçek mikrobuna dayanıklı olduğu için yenecektir yerli halkı. Çiçek hastalığına karşı -ve hatta Avrupa tipi savaşa karşı- Carl Sagan'ın adasındaki bitkiler gibidir yerliler, savunmasız.

İnsanlar bin yıllardır karanlık bir dünyada yaşamaktadırlar ve ne yazık ki karanlığa alışık bu gözler bazen küçük bir mum ışığından bile korkmakta ve onu söndürmek için bütün güçüyle savaşmaktadır.
Bilimle kalın, gözleriniz bu ışığın aydınlattığı güzellikleri gördüğü an, bir daha asla karanlığa bakmayacaktır.

27 Ocak 2018 Cumartesi

Sıradan İnsan Hikayeleri



Bu toprakların vazgeçilmezidir zeytin. Kutsal meyve zeytini bu topraklardan çıkarın ışığını kaybeder, Homeros kimsenin varlığından haberdar olmadığı çürümeyi bekleyen bir kemik yığınından başka birşey değildir zeytinsiz. Birçoğumuzun sonu da Homeros'tan farklı olacak, bir nesil sonra unutulacağız. Bu yüzden Benjamin Franklin "Ya adınıza kitaplar yazılacak işler yapın ya da adınızın unutulmayacağı kitaplar yazın" der.

Benim garip huylarım vardır, mezarlıkları çok severim, ölümle barışmak için belki, belki canlıların bize anlatamadığı hikayeleri bir taş daha iyi anlattığı içindir. İnsan doğum tarihini bilir ama ölüm tarihini asla bilemez, her ikisini en iyi bilen mezar taşlarıdır. Şehirler bu yönüyle de bizi bize yabancılaştırıyor, ancak bir dost-yakın ölecek de mezarlık göreceğiz. Oysa köyler öyle değil, çoğu zaman köyün dibindedir ve genelde yol kenarındadır. Eski ve yeni mezar taşları ile orada yeni konuklarını beklerler, ölümü hatırlatırlar.

Bugün Kırıklar Cezaevi'nin yanından geçerken içerdekileri düşündüm. Ben bisikletimle onlardan 100-200 metre ötede özgür, onlar tutsak. Fransız varoluşçu düşünür Sarte'ın aşırı adaletin özgürlüğü yok edeceğini söylediğini okumuştum.

Çakırbeyli, Bozköy, Dağkızılca Torbalı'nın köyleridir, bu köylerin dağı taşı zeytindir. Bugün Doğancılar'dan hemen sonra yeni açılan yoldan Çakırbeyli yoluna girdim. Hava çok soğuktu. Yaz aylarında Dağkızılca'ya uğranır köy kahvesinde çay içilip oradan Çakırbeyli, Bozköy, Yazıbaşı (Yazıbaşının çingene çocuklarını çok severim ben, bana mutlaka sataşırlar çünkü) Ayrancılar ve Gaziemir'e gelinir.

Hava soğuktu, durdum. Yaşlı bir amca ve karısı artık iyice siyahlaşan zeytinleri topluyordu. "Kolay gelsin" dedim. "Sağol!"  "Nereden geliyorsun?" dedi amca. "İzmir" "Hava çok soğuk"dedim. Amca güldü. Soğuktan ısınmak için yaktıkları ateş, onların zeytin toplama halleri o an inanılmaz çekici geldi. Köylülüğüm asla peşimi bırakmayacak benim. "Fotoğrafınızı çekebilir miyim?" dedim. "Tabii" diyerek hanımına seslendi "bak fotoğrafımızı çekecek" yengem oralı olmadı hiç. Ben de öylesine özensizce çektim zaten. Ellerim üşüyordu. Akşam olmak üzereydi ve karanlık olmadan Gaziemir'e varmalıydım. " hadi eyvallah" deyip ayrıldım.
Hava soğuktu ve bitmeyen bir zeytin hikayesi bana bu toprakları anlatıyordu, bitmeyen bir yoksulluğun eşlik ettiği bir hikayeyi...



25 Ocak 2018 Perşembe

Hişt Hişt

Kontrol edebileceğiniz şeyler için bütün kontrolün  sizde olması hayatı daha anlamlı yaşamanıza neden olur.  Bu, güçlü kişiliği olan  insanların önemli karakter özelliklerinden biridir. Kontrolünü kaybeden insanlar hata yaparlar, ölümcüldür, ki bu bazen kendileri için olduğu kadar çevresindekiler için de felakettir.

Kontrol ile ilgili 3-4 yaşında çocuklarla yapılmış çok iyi kurgusal bir deney vardır. Bir odaya çocuklar bırakılır önlerinde bir masa, masada şekerler vardır. Çocuklara, eğer şekerleri  15 dakika yemeden beklerlerse daha çok şeker verileceği söylenir ve şekerle baş başa bırakılırlar. Bazı çocuklar şekeri hemen yer, bazıları bekler. Sonra bu deneyin ikinci aşamasına geçilir ve bu çocuklar uzun yıllar takip edilir. Şeker için bekleyenler, beklemeyenlere göre hayatta daha başarılı olmuşturlar.

Bundan sonra yazacaklarım kontrolün kimde olduğu ile ilgili bir şey bulamayacaksınız, soğuk bir kış günü yaşanmış bir bisiklet macerası okuyacaksınız. Hayat, hayatın size sunduklarını nasıl algıladığınız ile ilgilidir. Kabuğunuzun sizi sıkması ve onu  kırıp büyümek ya da kabuğa hapsolup orada ölmeyi beklemek ile ilgilidir.

Dün bisikletimle Menderes'i geçer geçmez Dereköy Kavşağı'ndan sağa döndüğümde Teke Dağı yoğun bir sis altındaydı. Çatalca Köyü'nden başlayarak yaklaşık 15 km durmaksızın tırmanacağımı biliyordum. Sonrasındaki iniş ise benim için en keyif aldığım iniştir. Askeri Radar'a ve Kavacık Köyü'ne  giden bu yol sıcak asfaltı, eğimi ve keskin kıvrımları ve Tırazlı Köyü yakınlarında sert esen kuzey rüzgarına bir duvar gibi çarpıp denge sağlamakta zorlandığım inişi ile bir adrenalin kaynağıdır benim için.

Bu yolun her metresini ezbere bilirim, her taşını, sağlı sollu bağlarını, armut ağaçlarını bilirim. Rüzgarın içinizi yakan acısını ve yalnızlık uğultusunu bilirim.

Güneybatıda Menderes Ovası'nın seraları her daim parlar, kuzeydoğuda Nif daha bir heybetlidir, sağında kayadan zirvesi ile Mahmut Dağı'nı görürsünüz, güneyde Sisam Adası ve bizim denizimiz Ege uzanır, Efemçukuru kavşağından çok uzaklarda Çeşme Yarımadyyası ve Karaburun, yakınlarda Seferihisar ve Urla gözükür. Kuzeyde benim içimi acıtan bir beton görgüsüzlüğü ile İzmir'i görürsünüz. Denizin mavisini boğan bir beton.

Sise girdiğimde Tuprag Altın Madeni'ni geçiyordum, yerler ıslak ve yol yer yer bozulmuştu, hava soğuktu.

"Hayat bisiklet binmeye benzer pedal çevirdikçe ayakta kalırsın." diye bir söz vardır. Bisiklete olan tutkum da ilkokuldan yarım kalma bir  Hayat Bilgisi dersidir.
Pedal çevirmeyi bıraktığım anda soğuğun etkisi ile terim vücudumu saran buzdan bir battaniyeye dönüşüyordu. O an dağ koşu yarışlarının zorunlu malzemesi termal battaniyeyi almam gerektiği aklıma geldi. Almamıştım.
Ayak ve el parmak uçlarım üşümeye başlamıştı.

Ünlü dağcı Tunç Fındık, "dağda her hareketin ölüm kalım meselesidir, o an karar verirsin ya da ölürsün, orası bir Survivor seti değildir " mealinde birşeyler dediğini okumuştum.
Benim korku ile ilişkim öğrendiğim birşeydir. Uzun yıllar gerçek bir korkaktım sonra korktuğun şeyleri yapmaya başladım, şimdilerde bir koruma, korunma aracı olarak korkunun iyi birşey olduğunu biliyorum ve görece de olsa  korkularımı yönetebiliyorum.
Sislerin arasında bir ormanda yürümek insana değişik duygular verir. Geçici bir körlük anı. Dün bisikletimle giderken ancak 5-10 m ilerisini görebiliyordum. Çok nadirde olsa bu yoldan araba geçer, birileri çarpmasın diye en sağdan gitmeye çalışıyordum. Yanımdan geçen bir iki arabanın içindekilerinin benimle ilgili ne düşündüğünü çok merak ettim.

Meteoroloji Radarı'nı geçtikten sonra 20 km iniş başlamıştı işte o an hipotermiye girmekten korktum. Sisin taşıdığı nem tipi olarak kum taneleri gibi yüzüme çarpıyordu. Ellerim uyuşmuştu, ayaklarım biraz daha iyiydi ama onlar da üşüyordu.
Sisin arasında, önceleri hız yapmayı çok sevdiğim yerlerden daha temkinli geçiyordum.

Tırazlı Köyü'ne geldiğimde sis açılmış betonkent İzmir gözükmüş ve hava yumuşamıştı. Limontepe üzerinden çevre yoluna girmiş Optimum'un önünde trafiğe takılmıştım.
Eve geldiğimde macera bitmiş, sıcak suyun rahatlatıcı etkisi ile "home sweet home" moduyla kendime gelmiştim.

İngilizce de "Comfort zone" diye çok güzel bir deyiş vardır. Bulunduğunuz rahatlığa esir olmak demektir.
Oysa macera her zaman bu "rahatlık bölgesi"nden kendinizi bilinmeyene sürgün etmek ile ilgilidir.

Macera sizi bekliyor. Kontrollü ele alın.

23 Ocak 2018 Salı

Olmamış Çocuğuma Öğütler



Hayatı düz bir çizgide yaşayamazsın, iniş ve çıkışların olacak.

Sevdiklerin seni sevmeyecek bazen, bazen de sevmediklerin sevecek seni.

Ne kadar iyi olursan ol, ne kadar çalışırsan çalış, ne kadar doğru olursan ol; birileri mutlaka seni eleştirecek. Doğru bildiklerini yapmaktan asla vazgeçme ama doğrularının yanlış olabileceğini de düşün .

Kalabalıklardan uzak dur ama asla onlardan kopma, her kalabalık sağ duyudur bazen, bazen de sana engel. Onlarla olan mesafeni iyi ayarla.

İnsanlardan asla ama asla kendin için birşey bekleme üzülürsün. Kendin ol, doğru insanları ancak o zaman bulacaksın.

Kedileri ve köpekleri sev, sokakta yaşayanları daha da çok.

Okumayı en yakın arkadaşın bil, yazmayı da.

Güzel insanların güzel olduklarını söyle onlara, çirkinlere bulaşma çirkinlik bulaşıcıdır çünkü. 

Dünya değiştiremeyeceğimiz kadar karmaşıktır, insanlar da, zor anlarında kendini değiştir.

İnsan İnsanın kurdudur çok fazla kendini açma onlara, sadece güven.

Yalnız kalmayı sev, biraz da doğada yalnız yürümeyi, ve ağaçlarla dost olmayı.

Büyük romanları oku. (benimki victor hugo'nun sefiller'idir. Zamanın olursa jean valjan ile tanış. Güzel insanoğludur.)

Başka bir şehre ülkeye  gittiğinde ilk önce müzeleri ziyaret et. Oradaki taşların, şeylerin dili yoktur ama sana anlatacakları güzel hikayeleri vardır. 

Ruhunu güzel melodiler bırakmadıkça yorulursun, unutma. 

Aşık ol, ölümüne sev romeo ya da julliet ol. Sevgisiz hayat çok boktandır.

Bir kenti tanımak istiyorsan parklarına git ve mimarisine bak, kutsal mekanlarına, ve en kutsal mekan kütüphanelerine, müzelerine ve üniversitelerine bak... parklarında çocuk yoksa bu kentin, kutsal mekanlarında insanları huşu içinde ibadet etmiyorlarsa, üniversite önlerindeki gençleri uyuşuksa, kütüphaneleri bir İskenderiye Kütüphanesi değilse ve bomboşsa, müzelerinde hemşehrisi yoksa o şehrin, çok oyalanma o kente.

Şarap içmeyi unutma ve bazen yanında mutlaka sevgilin olmalı.

İnsandan başka kutsal bir değer arama, bir de bütün canlıların yaşam hakkı olduğunu asla unutma. 

Öldürme.

Yapabiliyorsan vejeteryan beslen. Kan kokusu kötüdür evlat. Senin onların ölümünü görmemen gerçeği değiştirmez, her canlı acı çeker.

Gerçeğin peşinden koş ama gerçeğin ilüzyonuna kaptırma kendini. 

Çocukları sev, büyüdükçe bazıları çok kötü şeyler yapacak, bunlar da sevgisizlerin içinden çıkacak.

Bir çocuk sana güldüğünde mutlaka onlara gül.

Asla kendi doğrularının en doğru olduğunu düşünme, kimseyi yargılama ama kötülükler karşısında hep iyiden yana ol.

Asla ve asla çok bilecek kadar cahil olma. 

Yıldızlı bir gecede gökyüzüne bak, yıldızları izle ve oradan bir yerlerden geldiğimizi asla unutma.

İnsan fikirdir. Düşünceni büyük filozoflarla besle.

Dünya adaletsiz bir yerdir, bunu öğrenebildiğin kadar erken öğren.

Kendine iyi bak! Çünkü sensiz herşey bir hiçtir.

11 Ocak 2018 Perşembe

Tecrübe Yediğimiz Kazıklar Ve Okumak Üzerine

Tecrübe Yediğimiz Kazıklar Ve Okumak Üzerine

"Tecrübe hayatta yediğin kazıkların bileşkesidir" diye durumu anlatan çok güzel matematiksel bir ifade vardır. Severim. Doğrudur. Ya da " Sütten dili yanan yoğurdu üfleyerek yermiş"
Bir de kaba ama can alıcı bir başka söylem daha vardır: " Bıyık büküle büküle kaytan, insan .ikile .ikle şeytan olur." Etrafınızdaki şeytanlar şeytan doğmamış varoluş sürecinde şeytan olmuşlardır. (Existansialism)

Belki biliyorsunuz bilmiyorsanız da tanışma zamanı; iyi bir eğitim bizi proaktif, kötü bir eğitim reaktif yapar. Proaktif olmak bize kaliteli bir hayat sunar, kaliteli bir yaşam çığ gibi olumlu anlamda bizi büyütür, büyüklük ise büyüklüğünü ve gücünü kontrol etmek demektir. 
Kötü eğitim ise bizi reaksiyoner (reactive) yapar, fincancı katırı ya da züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibi oluruz. 

İnsan hikayelerle daha iyi kavrar çocuk masalları bu yüzden çok önemlidir masalsız büyüyen bir çocuk hep çocuk kalır, masallar bize olay örgüsünü, örüntü okumayı iyi ve kötüyü birbirinden ayırabilme yeteneği sunar. Bu yüzden de çok değerlidirler. Beyin somut şeyleri soyut şeylerden daha iyi kavrar, hikayeler de en soyut kavramların dil ile somutlaşmış halidirler. 
Eğitilmiş insan eğitim ile dağıtılmış, programlanmış beynini düzene sokabilen insandır, bunu yapabilecek olan en iyi şey de bir köşede insanlığın yarattığı en önemli araç hikayelerle yaşamı anlamaktan geçer.  Bu da zaman buldukça  roman okuyabilmektir.

Konfüçyus ne demişti. "Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam öğrenirim." 
Okumak yapmaktır. 

Proaktif bir yaşam daha az kazıkla daha çok tecrübe edinmektir. 
Bunu  sağlayan en önemli enstruman da okumaktır. 

Okuyun.

Ne Kadar Zekiyiz?

Ne Kadar Zekiyiz?

Sıradan insanın en büyük ikilemlerinden birisi, kendini bulunduğu odadaki en zeki insan sanmasıdır. (Kesinlikle değilsiniz eğer öyle olaydınız o odada olmazdınız!) Bu kendi içinde oldukça rasyonel (akılcı) bir bakış açısıdır çünkü her insan kendi zekasının güçlü ve zayıf yanlarını kendi zekası ile ölçer. Bir de buna varoluşumuzun en önemli aktörü ego eklenince,  kendimizi çok ama çok zeki, diğerlerinin vasat zekaya sahip olduğunu iyice inandırırız. 

Bu paradoksal yapı ya da kendini doğrulayan kehanet bizi biz yapar. 

Zekiliğimizi ya da aptallığımızı net olarak ortaya koyacak bilimsel bir algoritma geliştirmek çok zordur. Bu yüzden IQ testleri hep tartışmalıdır. Duygusal olarak stabil olduğumuz, mutluluk endeksi yüksek bir anımızda yapılan IQ testi ile depresif bir anımızda yapılacak olan bir IQ testi hiçbir zaman birbiriyle örtüşmeyecektir.  Çünkü zekanın parametrelerini tarafsızca belirleyen saf akıl (duygudan arındırılmış) insanın ulaşabileceği son mertebedir. ( O zaman da insan olup olmadığı tartışılır.) Ama gene de zeki dediğimiz insanlar zekidir. Zeki olduğunu iddia edenlere şüpheyle bakmak gerekir. 

Akıl ile ilgili şu hikayeyi çok severim. İnsanlar arasında akıl dağılımı  daha adil olsun  diye bütün insanların akıllarını toplamışlar  ve tekrar dağıtmışlar. 

Sonuç;  herkes geriye kendi aklını almış.

Oysa akıl biraz da başka akılların gözü ile görebilmektir, siz teksiniz onlar çok!

Başkalarının aklını öğrenmek için de okumak en önemli enstrümandır.

Optimizm Pesimizm Skeptizm Üzerine

Optimizm  Pesimizm Skeptizm 

"Bardağın dolu tarafına bak." diye bir söz vardır.  Bunu birazdan yazacağım ama önce bu konuya nereden geldiğimi yazmak istiyorum. 
Dün sabah ağır bir yağmur altında koşarken aklıma geldi. 
Koşmayanlar için koşunun neden insan için önemli olduğunu da yazmak isterim. Bazı koşucular bilir, bazen koşucu koşmanın belirli bir anında "runner's high" denilen bir kendini çok iyi hissetme haline yakalanır. Bu kişinin esrime, euphoria anını hissetmesini sağlayan; dopamin, serotonin, adranelin hormonlarının anlık olarak sizi ve algı düzeyinizi değişime uğratması ve etrafınızı farklı algılamanızla ve bundan inanılmaz bir keyif almanızla  ilgilidir. Bir çeşit orgazm anıdır. Biraz da uçakların belirli bir yükseltide belirli bir hızda inişe geçmeleri sonucu oluşan "yerçekimsiz anı" yakalamak gibidir. Ancak deneyimli sporcular bunu yaşayabilir. Çünkü belirli bir emek, deneyim ve ototelik bir kişilik gerektirir. Bu kavramın diğer adı flow (akış) anıdır. 

Optimistik (iyimser)

İyimserlik hep övülen bir niteliktir. Olayların iyi tarafına bakmak genelde salık verilir. 
Sabah koşuda dank eden şey ise, insanların sürekli iyimser kalarak her iyi şeyin bir süre sonra kötü olabileceğini gözardı etmelerinin yanısıra kötüye kendilerini kapatmaları herşeyi iyi görme halinin  yıkıcılığıydı. 
Sürekli bardağın dolu tarafını görmek bir süre sonra bizi bardağın boş tarafını görmemekten alıkoymaz mı? Oysa hayat bir dengede olma, olabilme hali değil midir? Ölüm olmasa yaşam bu kadar anlamlı olur muydu? Ya da tam tersi? 

Pesimistik (Karamsar) 

Bazıları da her zaman bardağın boş kısmına bakmak için doğarlar sanki, bunların en paranoyak olanları gazetecilerdir; sürekli olumsuz haberlerle hayatınızı cehenneme çevirirler. Üçüncü sayfalar tam bir cehennemdir. Bütün enerjinizi negatife yönlendirir. Bu biraz da insanların zor durumlarına bakarak kendi güvende olma anının tadını çıkarmak ile ilgilidir. 
İnsanlar kıskanç yaratıklardır. Birşeyi başardığınızda birçok insan sizi kıskanarak takdir eder. Hatta kişi biraz yakınınızda ise bundan kendine pay çıkarır. "Kimin arkadaşı be?" " Aslanım!" Bu söylemler kişinin içinde bulunduğu kıskançlığı yön değiştirterek kendine pay çıkarma halidir. 

Oysa yaşam kötü kadar iyi şeylerle de akar. Bir tohum toprağa düşer, bir bebek doğar...

Skeptik (şüpheci) 

Gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz, yaşadığımız bir arayüzdür. Bu biraz bilgisayarın çalışmasına benzer. Bilgisayar ekranı bir ara yüzdür. Windows ya da Google işaretine tıkladığınızda arka planda 0-1-0-1 ile çalışan bir elektrik akım sistemi devasa bir iş yapar ama biz bunu asla algılamayız. Google'a tıkladığımız için Google'ın çalıştığını düşünürüz. 
Yaşadığınız birçok şeyin bir ilizyon olduğu, olabileceği gerçeği ancak şüpheci bir aklın ürünüdür. 

Dindar insanlarla yapılan bir çalışmada dini liderleri dinlerken çekilen, kişilerin beyin fMRI'larında  ( bir çeşit beyin röntgeni) beyinlerinin sorgulama bölümlerinde hiçbir hareketlilik olmadığı ortaya çıkmış. Bunun tabi ki bir evrimsel nedeni var; sürü atalarımız bazı konuları lidere bırakarak kendilerine güvenli bir alanda hayattan keyif alma ayrıcalığı kazandırıyorlardı. Evrim çok yavaş işleyen bir fenomendir. Herşeyden şüphe sizi, yaşamınızı yaşanmaz hale getiren bir paranoyak haline getirir. Şüphe etmemek ise sürünün bir üyesi olmaya iter. 

Denge bizim en değerli hazinemizdir, yitirirsek düşeriz.

Mutlu yıllar.

14 Aralık 2017 Perşembe

Star Wars / Son Jedi



Aslında hepimiz doğarak bir bilinmezden başka bir bilinmeze geçiş yapan varlıklarız. Doğum, yaşam ve ölüm bilinmezlerinin geçiş anlarıdır. Bu bilinmezliklerle baş etmenin yollarından en önemli iki enstrüman din ve sanattır. Sanat dogmatik olmadığı için daha yaratıcıdır. Din Zebur'dan bu yana aynı hikayeli anlatır. Din de, sanat da iyi ve kötünün savaşı üzerine kuruludur. Sanatın dinden farklı olarak estetik kaygıları vardır.  Modern dünyada iyi ve kötünün savaşı dinsel söylemde simgeleşen Habil ile Kabil'in iyilik  ve kötülük simgelerinden daha karmaşık, komplike ve sofistikedir. (Kabil kardeşi  Habil'i Tanrı'nın Kabil'in verdiği hediyeyi kabul etmesi üzerine onu öldürmüştür.) Bu yüzden sanatın iyi ve kötüyü anlama ve anlatma gücü hepimize gerekmektedir. 

Yaşamın bütün güzelliği ve absürdlüğünün kökeninde bilinmezlik yatar. 
İnsanlığın bu bilinmeziğin çocukluk dönemini yaşadığını biliyorum. Kısa zamanda da pek olgunlaşacağını sanmıyorum.
Çocukluk bir paradokstur. Kontrol edemediği dürtüleri onun korkmasına, acı çekmesine ve keyif almasına neden olur. Bu kontrol edemediği üç fenomen, onun yaşamı bunlar aracılığı ile öğrenmesine neden olur. Bu üç fenomeni kontrol etmeyi öğrendiği an artık yaşam enerjisinin sonuna gelmiş, yaşlanmıştır. Entropi yani körelme gerçekleşmiştir. Bazıları artık bütün enerjisini onun gibi olmayan ama bir zamanlar kendisinin de olduğu gençleri kontrol etmeye harcar hale gelmiştir. Bütün sistemi, kendisinden daha enerjik olan gençleri kontrol etmek üzere kurar, bunu yaparken de eğitim sistemini, ideolojileri, politik hareketleri, uyuşturucu bağımlılıklarını, sigarayı, alkolü, seksi; gençlerin kullanabileceği bütün dürtüsel  ve duygusal özelliklerini onları doğru yola getirmek için kullanarak yapmaya çalışır. Bazı yaşlılar (kötü tarafa geçenler) çoğunlukla bunu başarır da çünkü gençlerde olmayan bir özellikleri  vardır. Ateşi kontrol etmeyi öğrenmişler katılaşmışlar  ve acımasızlaşmışlardır. ( Dünyada kötüler gücü kontrol edenlerdir, yoksa bunca savaş neden var?) 

İyi tarafta kalabilmek kötü tarafa geçmekten daha zor ve sofistikedir, bunu çok az insan başarabilir, ve ancak içindeki çocuğu öldürmeyen yaşlılardan çıkarlar. 

Star Wars'da Rey gücü hissetmeye başlayan ve iyi tarafta kalmaya çalışan gücü simgeler. Çelişkilerinden doğan bir yeni yetme jedi. Luke umutsuzluğa boğulmuş bir jedi ustasıdır .  Sistem onu ele geçirmiş dünyanın ve düzenin değişemeyeceğine inanmış ve adasına eski bir jedi tapınağına sığınmış, inzivaya çekilmiştir.  Onu, son jedi'yı gücün yanına çekmek artık bir gencin, Rey'in misyonudur. 

Star Wars'u sadece ışın kılıçlarının, saatte şu parsek hızla giden uzay araçlarının uzay solucanları içinden uçtuğu, akıllı robotların, uçakların, süper bilgisayarların... olduğu bir film olarak görürseniz komik bir çocuk filmi ile karşı karşıyasınız demektir.  Star Wars'un bir metaforlar filmi olduğunu asla unutmayın; içinde insanlığın en eski savaşların, iyi kötü, güzel çirkin, genç ve yaşlı çatışmasının içimizdeki savaşla örtüşmesinin muhteşem bir hikayesidir o. 

Son Jedi bence en iyi Star Wars'lardan biri olacak.