8 Aralık 2016 Perşembe

Kaz Dağları Ultramaratonu

Hep denedin, hep yenildin.Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.
                                                                                         Samuel Beckett



Kötü günler, Temmuz'un 15'inde Erciyes Sky Running Yarışını 60 KM için başlayıp 25'inci km'de bırakmakla başlamıştı.

Kaz Dağları Ultramaratonu için Güre'ye geldiğimizde saat 15:30 sularıydı. Kayıt işlemlerini yapıp yarış brifingini beklemeye başladık. Bugüne katıldığım yarış brifinglerinin en samimi olanıydı. Teknik bilgilerin yanında Polat Dede'nin Akdeniz sıcaklığı ve samimiyetini dikkatli bir göz hemen fark ederdi.

Yarışın başlangıç noktası Yeşilyurt Köyü'ne alacakaranlıkta ulaştığımızda saat 7:00'ye yaklaşıyordu. Köy kahvesinde yanan sobanın sıcaklığı ve biz koşucuların kalabalığı kahveyi doldurmuştu ve kahvenin bir köşesinde hayatımın en anlamlı aşkı kitapları görmek çok güzeldi. Dünyayı ve hayatı ve kendinizi olumlu yönde değitirebilecek en önemli araçlardan birisi de hiç şüphesiz kitaplardır. Bütün insanlık ve uygarlık kitaplardan doğmuştur denilebilir bu yüzden bence ekmekten sonra en kutsal olan kitaplar olmalıdır. Bir insanın kitapla olan ilişkisi onu en iyi tanımlayan özelliktir benim için.

Tek atış bir silah sesiyle ile koşu başladığında herkes yokuşa doğru koşmaya başlamıştı. Hava serin ve karanlıktı, ihtimal bu saatte birçok köylü ve sizler uyuyordunuz. Taş döşeli yollarda çıkan ayak vuruşlarına ve nefes alıp verirken çıkan seslere, bir telaş içindeki koşuculara, sessiz sakin ve bir örtü gibi üzerimizi kaplayan sabahın alaca karanlığı eşlik ediyordu. Kafa lambalarının acımasız huzmeleri  bir bıçak gibi bu karanlığı yarıyordu. Bir süre sonra çam ormanlarının arasında toprağın ve ormanın bağrını yaran toprak orman yollarında koşmaya başlamıştık.

Hayatımın en güzel yanı bir orman köyünde doğup büyümüş olmamdır. Ne zaman bir ormana girsem bu ormanda çam ve çürümüş yapraklardan yükselen ve beni bir esrime haline sokan bir koku ile çobanlık yapan , orman işçisi olarak çalışan, çam ağaçlarının dallarında bir sincap gibi gezinen yeni yetme bir çocuk ile karşılaşırım. Onunla acı ve tatlı anılar ile hasbıhal eder, dertleşiriz. Çocukluğuna bir büyük olarak yer açan insanları ve kendimi severim ben.

Bir düzlüğe ulaştığımızda Edremit Körfezi üzerinde siyah bulutların arasında kendine büyük bir yarık bulmuş şafak, ki aynı şafak gülkurusu rengi ile Homeros'un epik destanı İlyada'nın her dizesine sinmiş; aşk, ihanet, kahramanlık, adanmışlık, yenilginin hüznü, kan göz yaşı ve zafer  ile bin yıllar önce Troylular ile savaşa gelen Akhalıların kılıç ve kalkanlarını da aydınlatıyordu, ve o an koşucuların ayak sesleri ile bu savaşçıların ayak sesleri birbirine karışıyor, alabildiğince turuncu bir alev kızıllığı ile gülkurusu şafak Edremit Körfezi'nden yavaş yavaş yükseliyordu.

Yorgundum ve kaslarım ağrıyordu ama yürüyerek çıktığım yokuştan sonra ne kadar yorgun olsa da koşmayı sevdiği bir şiir gibi ezberlemiş bacaklarım durmak istemiyor koşuyordu bu bölüm yaklaşık 10 KM kadardı ve önümde giden koşucuları bir bir geçmek 'evet yapabilirsin' duygusunun ve umudun doğmasına neden oluyordu. Asfalt bir yoldan sonra bir gönüllünün yönlendirmesi ile bir zeytin masalı başlıyordu.

Zeytin, kutsal meyve; ekmek kadar, su kadar bizi biz yapan ve uygarlığa katkısı en önemli ağaçtır. O olmasa uygarlık bu topraklarda doğmazdı.

Afyon'da bir öğretmen olarak çalışırken bir yol çalışması sırasında ortaya çıkan Roma mezarlarında bulunan toprak kandil ve göz yaşı şişeleri ile ilgili olarak şunu öğrenmiştim. Bir aydınlatma aracı olan kandillerde afyon yağı kullanılıyordu. Göz yaşı şişeleri ölen kişi için dökülen göz yaşlarını saklıyordu ve ne kadar çok gözyaşı varsa o kişinin günahları o kadar çok affediliyordu ve bu iş için o dönemde para karşılığı ağlayan, ağlama timleri vardı ve bunların gözyaşları bu şişelerde mezara gömülüyordu. Güneşin altında yüzyıllardır çok şey değişmemiş, zenginlik ve güç her zaman günahsız olmak için iyi bir araç olmuş.

Ida Dağı'nın eteklerini yeşil bir gerdan gibi saran zeytinlikler yüzyıllar boyunca bize kandillerde ışık, yemeklerde tat olmak için vardılar. Işık yoksa uygarlık da yoktur. İnsanın en büyük macerası karanlıkları yok eden ışık için yapılan savaşlardır. Işık bu yüzden kutsaldır. Karanlık lanetlenmiştir.

Önümde koşan genç bir kadın koşucuyu geçtim, sonra o beni geçti, ben onu. Zeytin ağaçlarından kızıl çam ormanlarına girdiğimizde o ve arkadan gelen bir kaç koşucu alıp başını gittiler. bir yokuşta Uğur (Gürses) ve Soner (Kişin) ile karşılaştım. Bir düzlükte karşıdan gelen koşuculardan ve görevliden ilk kontrol noktası Adatepe'ye geldiğimizi öğrenmiştik. Ben çıkarken 35 km koşan eşim köye giriyordu.

Kaz Dağları adı Türkmen boyları için kutsal sayılan kazlardan geliyormuş. Türkler bu topraklara geldiğinde büyük olasılık Rumlarla iç içe yaşamaya başlamışlardı bunu Adatepe Köyü'nün taş binalarında ve yollarında hissetmek mümkün. Bu köy bu güne kadar gördüğüm en derli toplu ve karekteri olan köylerden birisiydi. Sonradan öğrendiğime göre bu köyde bir Zeus Altarı hala duruyordu.

Köyün çıkışında tekrar orman yoluna giriyorduk. Yolda Taner Kırbaç ve Mehmet Özel ile bir süre koştuktan sonra ben yavaşladım. Aşil tendonu ve bir halsizlik beni koşturmuyordu. 80 km'yi tamamlama konusunda kararsızlığım artık kendini koşmayacağım 35km'de bırakacağıma dönüşmüştü.

Zeytinlikler arasında geçen yollarda tek başıma yürüyordum artık. Asfalt bir yoldan sonra girdiğimiz toprak yol bizi büyük bir çayın yanına getirdi. Burayı ıslanmadan geçmek istiyordum bu sırada Devlet Pasin ve bir arkadaşı gelip beni de teşvik ederek dereden geçtiler onlar gittikten sonra ben de ayakkabıları çıkarmadan dereden geçecektim. 'Özel mülk giriş 15 tl'dir, üçret peşin alınır' yazılarının olduğu bir kapıdan geçtikten sonra artık kapalı olan görgüsüzlüğün zirvesi piknik alanını beton iğrenç bir köprü ile geçtikten sonra Muhtarın Yeri yazılı gene görgüsüzlük abidesi piknik alanını da geçtikten sonra hayatımda gördüğüm en güzel tek gözlü taş köprüye gelmiştim. Koşunun en önemli anı o andı benim için. Gürül gürül akan su sesi ve köprü beni büyülemişti. Durdum ve birkaç fotoğraf çektim. Köprüyle tezat çirkin bir binanın (değirmen) içinden geçerek köprünün üzerine ulaştıktan sonra oradan fotoğraf çeken bir fotoğrafçı ile selamlaştım ve o bölgeden olduğu belli olan amcaya bu çayın yazın da böyle akıp akmadığını sordum. Amca 'bu çay yaz kış böyle akar.' dedi.



Narlı Köyü'ne geldiğimizi bir köylüye köyün adını sorduğumda öğrendim. Kuş bakışı çok yakın olan köyün adının Doyran olduğunu gene aynı amcadan öğrendim. Narlı çıkışı eşim beni yakaladı. Onunla koşmaya yürümeye başladık. bir dereden sonra başlayan yokuş eşimin cut of'f'a yakalanmaması için oldukça zorlu geçti. Ne kadar yorgun olsam da yokuşları çıkarken bir sıkıntım yoktu ama Güldan çok yorulmuştu. Doyran'da Erciyes Skyrunning'i düzenleyen Atıl vardı. Onlara 80 km yarışçısı olduğumu ama 35 km'de bırakacağımı söyledim.

Oradan ayrıldıktan sonra artık yürüyorduk. Ben tamamen saldım ama Güldan bırakmamıştı o benden ayrıldı. Onu bir daha bitiş noktasında görecektim.

Altınoluk'a geldiğimizde kitap okuyan bir gönüllü 80 k'cılar bu tarafa diyerek sağı, 35 k'cılar bu tarafa diyerek sol tarafı gösteriyordu. Ben kolay olanı seçtim ve Altınoluk'un arnavut kaldırımı taşı yollarında yürüyerek indim. Bitiş çizgisinde yapay bir coşku beni canlandırmaya yetmedi.

Yenilmiştim.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Erciyes Skyrunning Sherlock'a Ağıt ve Bir Yaz Darbesi


Sherlock



Sherlock’a...


Onu yavru bir kediyken, son 10 yıldır hızla değişen Gaziemir’in, yığma tuğla yöntemi ile yapılmış ve  bahçeli tek katlı evlerinin yerini hiçbir estetikten nasip almamış ya da estetiği estetiksizlik olan, beton yığını, birbirine askeri nizam sıralanmış apartmanların işgal ettiği ve artık sokaklarında insanlardan, bakımsız sokak hayvanlarından ve ne yapacağını şaşırmış kara karıncalardan başka çok az canlıya yaşam hakkı tanıyan, ağaçları kesilmiş, toprak ile olan bağı soğuk sevimsiz asfalt ya da betonla kopartılmış  yürürken bir cezaevi bahçesinde yürüyormuşçasına insanın içini karartan bir sokağa bırakılan iki çöp konteynırının yanından bulmuş ve onu bir 13 haziran günü alıp eve getirmiştim. Beyaz tüyleri, sokakta yaşamaktan  toprak rengine dönüşmeye başlamış yer yer vücudunda sarı tüyler olan ve kuyruğu kedilere has desenlerle kaplı, veterinerin sonradan  yaklaşık üç aylık olduğunu söylediği yavru bir sarmandı. Evde onun yiyebileceği tek şey olan lor peyniri bir çırpıda yutmuştu, onun için hazırladığımız inşaat kumundan tuvaletine de ilk tuvaletini yapmış ve sonrasında da zaten hemen oyun oynamaya başlamıştı. Eğer çok canınız sıkılıyorsa yavru bir kedinin oyunlarını izleyin, size iyi gelecektir. Adının dişi olduğunu düşünerek  Üzüm koyduk, bu çok fazla uzun sürmedi çünkü veterinere götürdüğümüzde onun bir erkek kedi olduğunu öğrenince de adının o günlerde izlemekten çok keyif aldığımız- özellikle eşim- Sherlock dizisinin ana karakteri Sherlock olmasına karar verdik.


Erciyes Dağı Zirve

Anadolu kıraç bozkırının bağrından gökyüzüne doğru 3900 m yükselti ile yükselen volkanik Erciyes Dağı ile kardeşimin askerlik yaptığı zaman onu ziyarete gittiğimde, 1992 yılında tanışmıştım.



Sherlock Mutfakta

Sherlock artık hızla büyüyordu onunla oyun oynamak eşim ve benim en büyük keyif aldığımız şey halini almıştı. Bir çubuğa bağlanmış kurdele, lazer, cam misketler, ve eşimin sık sık iş dönüşü aldığı ve çantasından çıkan çeşit çeşit fareler, plastik toplar onun en büyük eğlenceleri olacaktı.


Erciyes Dağı 

Anadolu bozkırı hep canımı sıkmış, içimi karartmış, bende boğuluyormuşum hissi uyandırmıştır. Kayseri Havaalanı’na Erciyes Skyrunning Yarışı için indiğimizde akşam olmasına rağmen hava hala çok sıcaktı. Eşim ben ve İzmir’den iki arkadaş ile birlikte organizasyonun göndereceği servis aracını beklemektense Erciyes Skyrunning’in gerçekleşeceği Tekir Yaylası’na taksi ile gitmeye karar verdik. Kalacağımız Mirada Del Lego Oteli’ne girişimizi yaptıktan sonra, organizasyonun gerçekleştiği alana gidip yarış kitlerimizi alıp biraz makarna yedikten sonra otelimize döndük. Organizasyon merkezinde ve otelde artık birçoğunu tanıdığım koşucu arkadaşlar ile selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra uyumak üzere odamıza çekildik.
Türkiye'de birkaç dağ maratonuna ya da maratona katıldıysanız seksen milyonluk büyük Türkiye’nin hemen hemen bütün koşucularını tanırsınız. Çünkü geçekten insanın kendiyle olan en zorlu mental ve fiziksel mücadelesi olan koşuyu bir avuç insan yapar bu büyük ülkede. 


Sherlock

Sherleock hızla büyüyordu ve artık erkek olmuştu. Her sağlıklı erkek gibi eş arıyor bunu da evimizin çeşitli yerlerine onun için mis gibi kokan feromenlerini bırakarak ortaya koyuyordu. Eşim onu kısırlaştırmamız gerektiğini söylüyor ben ise buna kesinlikle karşı çıkıyordum. Bir erkek dayanışması... Evimize çok nadir giren sirke artık en çok kullandığımız şeylerden biri olmuştu, Sherlock feromen bırakıyor biz sirke ile bu kokuyu yok etmeye çalışıyorduk. Açık unuttuğum gardırop onu en çok feromen bırakmayı sevdiği yerlerden biriydi. Bu yüzden onca yıkanmasına rağmen özellikle spor kıyafetlerim de bu kokuyu halen hissederim.

Strava kayıtlarıma göre 30 Mayıs’tan başlayarak Erciyes Sky Running bir gün öncesi de dahil, tam 45 gün hiç aralıksız her gün bisiklet sürerek  toplam 3500 km civarı bisiklete binmiştim. Bu tarihler arası ise sadece 22 km koşmuştum. Koşu ve bisiklet farklı kas grupları ile yapılan bir spor eğer düzensiz ve büyük zaman aralıkları ile bu iki sporu yaparsanız birbirine engel olduğunu artık öğrenmiş oluyorum. Çünkü bisiklet quadsları uzatıp hamstringleri kısaltıyor ya da koşu quadsları kısaltıp hamstringleri uzatıyor ya da tam tersi... Aynı şey kalflerin başına da geliyor.
Bisiklete başlamamın asıl sebebi aslında koşuda yaşadığım sağ aşil bağları ile sol kalfteki sorunlardı. Ben bisiklete bindiğimde koşuyu, koşuya başladığımda bisikleti unutan biriyim.

Bu güne kadar yorgun olmadan başladığım hiçbir yarış olmadı. Bir arkadaşım, ‘seni bir dinlendirebilsek çok daha iyi olacaksın’ der, ben de her defasında, ‘ben bisiklete binmeyi ve koşmayı seviyorum’ yarışlarda da derece yaparsam seviniyor yapamazsam da üzülmüyorum’ derim. Ben koşamayacak ya da bisiklete binemeyecek kadar ağrım ve acım olmadığı sürece koşmaya ve bisiklete binmeye devam edeceğim.


Erciyes Dağı'ndan Yapay Göl ve Kayseri


2015 Cumhuriyet Bayramı günü Buca Kaynaklar Köyü'nde bulduğumuz tüyleri yer yer zifte bulanmış gene bir yavru sarmanı alıp eve getirmiştik. Veterinere götürdüğümüzde bu ziftleri çıkarmak için veteriner derisinin bir kısmı tüysüz kalacak şekilde bırakmıştı, eve getirdiğimizde Sherleock bu yavru kedinin kalan ziftlerini yalayarak çıkarmaya çalışmıştı. Ama artık çok genç bir erkek olduğu için de onun da bir erkek olduğunu anlamıyor onunla çiftleşmek istiyor ensesinden dişleriyle tutup arkasına geçiyordu. Kısırlaştırma konusunda eşim galip gelmişti, onu veterinere bıraktığımda kendimi gerçekten kötü hissetmiştim.

İnsan öyle bir varlık ki her hareketi diğer canlılara zarar veriyor. Sözde biz bu sokak kedisine iyilik yapıyorduk. Onu operasyon sonrası almaya gittiğimde daha da çok üzülmüştüm. 


Sherlock Doğa Gezisinde 




16 Temmuz 2016 sabahı Erciyes Dağı Tekir Yaylası'nda camları kirli ve dış duvarlarındaki kırlangıç yuvalarından uçuşan kırlangıçlarla ve Erciyes'in zirvesinde yer yer kalmış karlarına bakan Mirada otelinin 118 nolu odasında  uyandığımda telefonu açtım ve öğretmen olduğum için MEB’den gelen mesajla darbe olduğunu öğrendim. Gece boyu duyduğum ezan sesleri şimdi anlam buluyordu. Ben her defasında sabah namazı ezanı sandığım ezan sesleri meğersem karşı darbe ezanıymış, bu ezan ve tekbirleri halen anlayamıyorum.

Organizasyonu düzenleyenlerden yarışın yapılacağı bilgisini aldıktan sonra hazırlıklarımızı yapıp yarışın başlangıç noktasına gittik. Zaten çok yorgundum bir de bunun üzerine darbe haberleri ben de dahil herkesin moralini sıfırlamıştı. Bazı arkadaşlar koşmamayı, bazı arkadaşlar 60k’dan 25 k’ya geçmeye karar vermişti ben ise 60k’da başlamaya karar vermiştim. Belki o gece yarışçılardan tam gece uyuyan sadece eşim ve ben idik. Herkes sabaha kadar televizyon karşısında kalmış uyuyamamıştı ve birçoğunun aklında ailesi vardı. Benim ise aklıma ilk gelen eğer Kayseri’de takılıp kalırsak evde yalnız bıraktığımız kedimiz Watson’ın tek başına ne yapacağıydı.


25K Bitiş Noktası


Yeni misafirimizin adını Sherlock’un yardımcısı olan Watson ismini vermeye karar verdik. Watson hızla iyileşti. Sherlock operasyon sonrası etrafa feromen bırakmayı bırakmış bütün işi güçü yemek yemeye dökmüş hızla kilo alıyordu. Yaklaşık 6.5- 7 kg olmuştu. Watson küçük olmasına rağmen Sherlock’a yapmadığını bırakmıyordu ama Sherlock çok kızdığında da bir abi olarak patiyi indiriyordu. Ama birbirlerini kovalayarak oynamak en keyif aldıkları işti. Bir de bol bol uyumak...

Sherlock’un en çok sevdiği şeylerden biri sabah kahvaltısında ya da kışın ben balkonda iken kucağıma oturmak ve benim ayakkabı kutularını ve diğer kutuları test etmekti. Bazen kendinden çok küçük olan kutulara giriyordu. Genelde eve geldiğimizde kapının girişinde yer alan kutusunda uyurken bulurduk onu. Diğer bir özelliği de biz eve geldiğimizde bizimle ‘naptın oğlum?’ dediğimizde yattığı yerden bize cevap vererek anlamadığımız bir kedi dili ile gözlerimizin içine bakarak konuşması ve gözlerini yavaşça kapatmasıydı. Gözleri yavaşça kapatmak kedi dilinde ‘seni seviyorum’ demektir.


Sherlock


Yarış başlamıştı ben yorgunluğun ve darbe haberlerinin verdiği bezginlik ile koşmaya başlamıştım. Canım hiç koşmak istemiyordu. Bir rampa sonrası koşmaya başladım ama quadslarıma giren acı beni koşturmuyordu. Yürümeye karar verdim. Bizden sonra gelen 25k yarışçılarından Kemal Kukul ve Aykut Çelikbaş’ı görünce yavaş yavaş yürümeyi 25 k’da yarışan eşimin beni yakalamasını sonrada beraberce yarışı 25k’da bırakmaya karar vermiştim. Bu ara İstanbul’dan Harun (Alışır) ve Mehmet (Bilgin) geldiler onları görünce biraz hareketlendim. Harun, eğer kötüysem eşlik edebileceğini söyledi ama ben teşekkür ederek ona gitmesini söyledim. Bu ara tekrar 60k’yı bitirebileceğimi düşündüm. Parkur bu güne kadar koştuğum en kırıcı parkurlardan biriydi ve hava gerçekten 2000 m.’lerde olmamıza ve sabah olmasına rağmen çok sıcaktı. İlk kontrol noktasında kola içip bir taç kraker aldım ve yürümeye devam ettim, bu ara Ceren (Hancıoğlu) beni bir patikada geçti. İlk çobanlarla karşılaştığımız yerde eşeğine binmiş amcaya darbeyi sordum; ‘Fetocular yapmış’ dedi. Yöresel bir ağızla hatırlamadığım bir cümle ile memleketimi sordu. Artık iyice yavaşlamıştım dönüp dönüp geriye bakıyor eşimin gelip gelmediğini kontrol ediyordum, 25 km’de bırakacaktım çünkü bacaklarım gerçekten gitmiyordu. Yorgundum. İkinci yörük obasına varmadan önce bir araçla karşılaştım hava iyice ısınmış ve suyum azalmaya başlamıştı. Eğer Erciyes Dağına gitmeyi düşünüyorsanız yanınıza ihtiyacınızdan fazla su alın derim çünkü Erciyes Dağı susuz bir dağ bunu asla unutmayın. İkinci yörük obasından su istemeyi düşündüm ama sonrasında vazgeçtim çünkü 7 km kadar bir yol kalmıştı. İkinci obadan sonra başlayan tırmanış bitmek bilmedi. Bu tırmanışta Adana’dan katılan bir koşucuya ağrı kesici elektrolit ve enerji tableti verdim. Önümde Kaçkarlar’da tanıştığımızı hatırladığımız ODTÜ’lü Sena yürüyor, oturuyordu. Kalbim çarpıyor dedi, bir ihtiyacı olup olmadığını sordum. Ben biraz oturacağım dedi sonrasında Adanalı koşucu ile beraber yürümeye başladılar. Bir düzlüğe gelmiştik ve suyum bitmişti oradaki bir çoban obasındaki yaşlı çiftten su istedim. Amcaya darbeyi sorduğumda darbenin Fetocular tarafından yapıldığını ve bastırıldığı söyledi. Oğlunu Fetullah’ın yurtlarında okutmuştu ama Fettullahçıları öldürmekten bahsediyordu. Öldürmeyi bu kadar çok neden severler anlamıyorum.

                           

                                                Önde Watson arkada Sherlock

‘Yücel, Sherlock nerde, gördün mü?’ diye eşim sorduğunda, 'görmedim' deyip geçiştirdim. Ama Sherlock, Sherlock...! seslenmelerine cevap vermiyordu.
Sabahtı.

O gece hava çok sıcak olduğu için eşim de ben de salondaki koltuklarda yatmıştık çünkü salonda klimamız vardı. Bir ara Sherlock eşimin yanında yatmış sonra da benim yanıma gelip uzanmıştı. Eşim uyurken onu rahatsız etmemek için çok dikkat ederdi.

Ben pencerelerden ve balkondan dışarı baktım ama bir şey göremedim. En sonunda anahtarları alıp asansör ile aşağı indim kapıyı açıp dışarı çıktığımda sol taraftaki duvarın dibinde bembeyaz bir melek gibi uzanıyordu. Başında sokakta beslediğimiz iki sokak kedisi onu kokluyordu. Dokundum vücudu soğuktu ve sertleşmişti, ağzından su akmıştı, hiç kan lekesi yoktu. Balkondan dışarı bakan eşime boğuk bir sesle ‘Sherlock ölmüş’ diyebildim. Aşağı inen eşim ona dokunarak ağlamaya başladı, ben 'cool' olmaya çalışıyordum ama olmuyordu. ‘Napacağız Yücel? Çöpe atmayalım, dışarı çok severdi onu doğaya bir yerlere gömelim’ dedi.

Büyük olasılık Watson’la oynarken ondan kaçmak için 6. katta olan evimizin  balkonundan düşerek ölmüştü.
Eve geldiğimizde dış kapıya bakarak miyavlardı, ya ben ya eşim onu taşıma sepeti ile dışarı çıkarır ya da kapıyı bilerek açardık o da koşarak apartman dış kapısına kadar iner orada bize bir iki kıhlar sonra onu kucağımıza alır asansör içinde korku dolu gözlerle yukarı çıkar eve girince rahatlardı. Bahar aylarında ise onu doğaya götürür, gezdirirdik.

Bir cuma günü şafak vakti onu alıp Gaziemir’in yakınlarında ormanlık bir alana gözyaşları içinde gömdük.

Ve bir gün bisiklet sürerken neden Sherlock’a bu kadar çok üzüldüğümün cevabını buldum. ‘Anlam ve hikayeler...’ İnsan hayat karşısında o kadar korumasız ki, her şeye bir anlam yüklemeye çalışıyor, ve bu anlamı gerçekçi hale getirmek için de onları hikaye, masal, efsane... haline getiriyor. Ölümün kendisi karşılaştığımız en anlamsız şey ama hayatı anlamlı kılan tek şey de ölüm. Eğer ölüm olmasa birçok duygumuzu da yitiririz. Duygularımızı yitirdiğimiz an da insan olmaktan çıkarız.

Sherlock’un ölümünden bir hafta önce gene bir park köşesinde eşimin bulduğu bir gözü ve burnu akıntıdan tamamen kapanmış yavru bir kediyi eve getirmişti. Onu en azından iyileşinceye kadar evde bakıp sonra arka bahçede bakmayı düşünmüştü. Gözünü göz damlası ile açmış burnu da kanlı akıntıdan kurtulmaya başlamıştı. Gözleri tamamen iyileşince anladık ki bu kedinin gözleri görmüyor ya da çok az görüyordu. Veteriner gözünün irisinin olmadığını söylüyor. O bir dişi ve adını Zeytin koyduk.
Hint felsefesinde şöyle bir inanış vardır; ‘bebekler dünyaya gelmek için anne seçerler.’
Zeytin bizi seçti.


Zeytin'in ilk günleri 



Zeytin

25K bitişi bir gölün kenarındaydı. Bizden önce gelen Aykut, Harun, Mehmet, Ceren ve diğer koşucular bizi alkışladılar. Bıraktım ve eşimi beklemeye başladım. Her gelene eşimi soruyordum.  En son genç biri geldi ona da sordum, 'görmedim' dedi. Koşuyu mutlaka bitireceğini düşündüğüm için beklemeye karar verdim. Bu sırada Harunlar bir araçla ayrıldılar,  biz de Strava'dan tanıştığımız Kayserili Nurettin Özcan, A. Ziya Mortaş ve Deniz Yusufoğlu ile sohbet ediyorduk. Harunlar geri dönmüştü ve Harun üzüntüyle bir koşucunun öldüğünü söyledi. Bir süre daha oturduk ama eşim gelmiyordu. Orada bir görevliye geride bayan bir koşucunun olup olmadığını sordum. Adını söylediğimde, ‘siz Güldan Abla’nın eşi misiniz? ölen koşucuyu Güldan Abla bulmuş.’ dedi. ‘Güldan nasıldı?’ dedim. ‘Gayet iyiydi. Gayet sakindi. Savcıyı bekliyorlardı’ dedi. Sonra telefonun çektiği bir noktadan ona ulaşmaya çalıştım ama ulaşamıyordum. Organizasyonun aracı ile otele varmadan önce ona telefonla ulaştım. Kayseri’de olduğunu ve onu bir şekilde otele ulaştıracaklarını söyledi.

Eşim koşuda en son kişiymiş, ayakkabısına kaçan taşları temizlemek için durmuş önünde giden birisi olduğunu biliyormuş. Onu bulduğunda yatıyormuş, önce nabzını boynundan kontrol etmiş bir şey anlamadığı için suni teneffüs ve kalp masajı yapmış, bu arada 14 defa organizasyona ulaşmak için telefon etmiş ama telefon çalışmıyormuş bir şey olmayınca yakındaki çobanlara seslenmiş onlar biraz yukarı telefonun çektiği yere ulaşıp 112 ve organizasyonu aramışlar. 40-45 dakika sonra ona ulaşıp merhumu alıp Kayseri’ye götürmüşler. Otopsiyi yapan doktorun eşime söylediği diğer organlarının sağlam olduğu ama kalbinin bir damarının yüzde 80 tıkalı olduğuymuş.

Sonradan öğrendiğimiz ölen kişi -çok iyi bir insan olduğunu onun ölümü sonrası Facebook paylaşımlarından anladığımız-  Adım Adım için koşan Mustafa Çağan’mış.
Huzur içinde, mekanı cennet olsun.

Foto: Harun Alışır


Sarıgöl 25k bitiş noktası

Beni en çok etkileyen filmlerden birisi Yönetmen David Fincher’in 1995 yapımı Se7en (Yedi) filmidir. Film yedi günah üzerinden, bize insanın karanlık taraflarını anlatır ve kötülere karşı; (Kevin Spacey, John Doe karekteri) 'Morgan Freeman’in canlandırdığı Somerset gibi mi, yoksa Brad Pitt’in canlandırdığı Mills karekteri gibi mi olmalı?' sorusunu sorar.

Filmin final sahnesi insanın hayatta çektiği acıyı (grief) anlatan en güzel sekanslardan biridir.


Bu ülkede o sekansı o kadar çok görüyoruz ki, ruhumu kaybetmemek, insanlığa olan büyük umudumu korumak için çok uğraşıyorum.Ve beni sarsan her kötülük ve acı karşısında Somerset ile Mills arasında gidip geliyorum.

Ama ne olursa olsun en zor anlarımda koşarak ya da bisiklete binerek, okuyarak, insanlığın yarattığı büyük değerler ile hayata, bize verilen bu armağana tutunmaya, onu anlamlı hale getirmeye çalışıyorum.


Seven Filmi Final Sahnesi


                                                     Yedi Günah
  1. Superbia (İng. pride): Kibir, kendini beğenmişlik (Lucifer'e atfedilmiştir)
  2. Avaritia (İng. greed): Açgözlülük (Mammon'a atfedilmiştir)
  3. Luxuria (İng. lust): Şehvet düşkünlüğü (Asmodeus'a atfedilmiştir)
  4. Invidia (İng. envy): Kıskançlıkhasetlik (Leviathan'a atfedilmiştir)
  5. Gula (İng. gluttony): Oburluk (Beelzebub'a atfedilmiştir)
  6. Ira (İng. wrath): Öfke, yıkıcılık, gazap etmek (Behemoth'a atfedilmiştir)
  7. Acedia (İng. sloth): Tembellik, miskinlik (Belphegor'a atfedilmiştir)
        Kaynak Vikipedi

        RIP Sherlock, seni çok özlüyorum, özlüyoruz... 

20 Nisan 2016 Çarşamba

2016 İznik Ultra 130K Yarış Raporu


                           
                                              Fotoğraf: Jordi Saragossa

‘’Troya savaşı biteli on yıla yaklaştığı halde İthaka Kralı Odysseus ülkesine dönmemiştir. Çünkü yıllardır bir adada tutukludur. Tanrılar, sonunda onun yurduna dönmesine izin verirler. Odesseia Destanı, Odysseus’un on iki gemisiyle ve yoldaşları ile yola çıkmasıyla başlayan ve üç yıl denizlerde sürünüp, bin bir tehlikeyi atlatmasından sonra ülkesine dönmesinin hikayesidir.’’
                                                         Odesseia , Homeros, Arka Kapak yazısından

Yaklaşık 44 yıldır var olduğum toplumun, aldığım eğitimin, algı kapasitemin, modern tanrılar; TV, internet ve medyanın etkisi altında  bir adada hapsedilmiş bir tutsaktım. Ve bir gün bisiklet sürmeye, koşmaya, macera dolu bir özgürlük yolculuğuna başladım. Bu yolculuk haz ve acılarım-sevinç ve mutluluklarımla devam ediyor. Biliyorum, her zaman özgürlüklerimi kısıtlayan birşeyler olacak ancak öldüğüm gün saf özgürlüğe kavuşacağım, ama yolculuk ve yol hikayelerim beni her geçen gün biraz daha olgunlaştırıp özgür olma düşüncesine yaklaştıracak. Aşağıdaki yazı dört yıl önce başlayan bu serüven dolu yolculuğumun en son bölümüdür...


 Ayaklarım şişmiş, iki ayak tabanım madeni 1 lira büyüklüğünde kabarmış ve patlamış, her ikisi de yarım kalmış birer ayak mumyasını anımsatan sargı bezlerinin içinde, zemberekli bir saatin çıkardığı saniye vuruşlarına benzeyen acı zonklamaları ile sızlarken, güneşin bizi yakan ama İznik Gölü’nün İznik çinilerine ilham veren turkuaz rengini ve dağların bahara durmuş zümrüt yeşilini ortaya çıkaran ışığı altında, zeytin bahçelerini yararak geçen asfalt yolda arabanın motorunun ve lastiklerinin yola sürtünmesinden çıkan sesleri eşliğinde İznik’ten, artık çok kötü, sıradan, bayağı, alelade  bir kocayla yaşamaya mahkum Amazon kraliçesi Smyrne’den adını alan ama halen çok güzel, işveli, cazibeli, o eskide kalan günlerinin muhteşem güzelliğini taşıyan bir kadına benzeyen İzmir’e doğru dönüş yolculuğuna başlayalı yaklaşık yarım saat olmuştu.

Eşim ile konuşurken İznik Ultra 50 km parkurunda kendini motive etmek için İngilizce’sini söylediği; “If you are  going through  hell, keep going’’ Winston Churcill (Eğer cehennemi yaşıyorsanız, (yaşamaya) devam edin...) ve benim de mottolarımdan biri olan ‘’Keep calm and carry on!’’ (sakin ol ve devam et) duyduğumda tamam dedim, yarış raporuma bu cümlelerle başlayacağım, kanımca ultra koşuları bu iki cümle çok iyi anlatıyor.

‘İthaka'ya doğru yola çıktığın zaman,
Dile ki uzun sürsün yolculuğun,
Serüven dolu, bilgi dolu olsun.
Ne Lestrigonlardan kork,
Ne Kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon'dan.
Bunların hiçbiri çıkmaz karşına,
Düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
İnce bir heyecan sarmışsa eğer.
Ne Lestrigonlara rastlarsın,
Ne Kikloplara, ne azgın Poseidon'a,
Onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,
Kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.’

İthaka, Kavafis (Çeviri: Cevat Çapan)


Fotoğraf: Soner Sarıhan

Serin bir İznik gece yarısı toplam 64 kişi, başlangıç takının altında reflektörlü yelekleri ve kafa lambaları ile hazır, sert doğa koşullarında 3225 m yükselti kazanımlı 137 km’lik İznik Ultra koşusunun başlangıç duyurusunu bekliyordu.

...3...2...1!!!

Bizleri destekleyen yakınlarımız ve seyircilerin alkışları arasında bir yaz yağmurunun iri damlalarının teneke kaplı çatılara düşmesi sonucu çıkan sesleri anımsatan ayak sesleri arasında başlayan koşu ile  birazdan İznik’in kadim zamanlardan günümüze kalmış, yıkık dökük surlarının  kapılarından birinden çıkıp, Dikilitaş İstasyonu’na doğru koşmaya başlamıştık. Geçen seneye göre biraz yorgundum, gene dinlenememiştim ve  bedenim koşmak istemiyor, bacaklarım isteksizdi. Bildiğim, ısındıklarında her şeyin normalleşeceğiydi, bu yüzden de çok da endişeli değildim.

Dikilitaş’a kadar normal bir tempo ile koşup istasyonun ikram bölümüne  uğramadan geçtim. Önümde, siluetlerinden onlar olduğunu anladığım Faruk (Kar) ve Aykut (Çelikbaş) koşuyorlardı. Ben yalnızdım kulağımda bu koşu için hazırladığım müziklerin sesi vardı. Boyalıcı’ya kadar olan bölümde anımsadığım Alper ve Elena çiftini geçtiğim birkaç koşucunun da beni geçtiği. Boyalıca istasyonundan sadece su alıp ayrıldım. Geçen yıl koşarak yarısına kadar çıktığım, sonrasında da bana büyük quads acıları çektiren Boyalıca tırmanışı öncesinden yürümeye başladım. Bu bölümü çıkarken Alper ve Elena çifti selamlaşarak, İzmir’den Soner Abi (Ulutan) ‘n’aber İzmirli?’ diyerek bir kaç koşucu ile beraber  beni geçtiler.

Unutulmaz anılarınız olsun istiyorsanız acı çekin ya da mutlu olun. Boyalıca tırmanışının inişinde, geçen sene quads kramplarının girerek bacaklarımı yürüyemez hale getiren su birikintisinin yanına geldiğimde her şeyi bir sene geçmesine rağmen çok net anımsadım, aynı şeyi mutluluk olarak gene hemen hemen aynı saatlerde geçen sene de duyduğum sarı gerdan kuşunun ötüşü ile de yaşayacaktım.

Boyalıca tırmanışı sonrası başlayan hafif diklite bir yokuşta büyük ihtimal köylülerin tarlalarını gübrelemek için kullandıkları tavuk gübresi döküntülerinden yükselen koku beni inanılmaz rahatsız etti, bu parkurun en sevmediğim yanı zeytinliklerde kullanılan bu tavuk gübresinden yükselen koku.  

Ilıca istasyonu öncesi küçük bir sapma ile istasyona farklı bir yerden girdim ve o bölümün işaretlemesinde sıkıntı olduğunu düşünüp istasyondaki gönüllüleri bilgilendirdim ama çıkışta yanlış yerden geldiğimi anladım. Alper ve Elena çifti ben çıkarken istasyona giriyordu. Sonrasında Alper tek başına beni geçecek ve Narlıca’ya kadar Elana ile zaman zaman karşılaşacaktık.

Dile ki uzun sürsün yolun. 
Nice yaz sabahları olsun, 
Eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde 
Önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin! 
Durup Fenike'nin çarşılarında 
Eşi benzeri olmayan mallar al, 
Sedefle mercan, abanozla kehribar, 
Ve her türlü baş döndürücü kokular; 
Bu baş döndürücü kokulardan al alabildiğin kadar; 
Nice Mısır şehirlerine uğra, 
Ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden. 

İthaka, Kavafis (Çeviri: Cevat Çapan)

Gecenin karanlığında bir köy mezarlığının yanından tek başıma geçerken ürperdiğimi anımsıyorum. Ölümün sevimsiz yüzünü gece karanlığında sessiz bir mezarlık kadar iyi ne anlatabilir ki? Bir de bir mezarın üzerinde kafa lambanızın ışığıyla birden beliriveren iki tane parlak göz ile göz göze geliyorsanız ürperti en üst düzeye çıkar.

Drop bag’lerimizi alabileceğimiz 55 km’deki Örnekköy İstasyonu öncesinde Homeros’tan bu günlere bu topraklarda ‘gül parmaklı şafak’ ile  yükselen güneşi görmeye başladığım sıralarda, ben -daha sonra tanışacağım- İngiliz Tom, ve bizden Servet (Çataltepe) ve yolu şaşıran İhsan (Şal) ile ardarda istasyona giriyorduk.

Burada sevgili Mert (Derman) eşi Başak ve diğer gönüllüler güler yüzleri ile bizleri karşılamışlar, suluklarımızı doldurmuşlar, çorbalarımızı sunmuşlar, eksikliklerimizi tamamlamışlardı. Mert durumumuzu sorduktan sonra; ‘sizin yerinizde olmak istiyorum’ dedi ‘ben de sizin yerinizde olmak istiyorum’ dedim ve evlilik benzetmesi yaptım ‘dışardakiler içeri girmek, içerdekiler de dışarı çıkmak istiyor’  o da, ‘kıvırcık saçlılar düz saçlı, düz saçlıların kıvırcık olmak istemesine benziyor’ dedi ama ben gerçekten o an kafamda koşuyu bitireceğim diye kurgulamamış olsaydım, orada koşuyu bırakırdım.

Bir istasyonda daha önceden tanıdığınız birisi varsa ve o kişinin koştuğunu biliyorsanız  o an  moral motivasyonunuz kesinlikle artıyor ve güçleniyor. Bırakma fikri yok oluyor.
Bu istasyonda ayakkabılarımı ve çoraplarımı değiştirip reflektör yeleğimi ve kafa lambamı sırt çantama koyduktan sonra ayrıldım. Önümde Servet (Çataltepe), Veysel (Çetiner), İhsan (Şal) ve Elena vardı. İhsan (Şal) halen şaşırdığı yerdeki moral bozukluğu ile koşuyordu, ‘Abi onu artık unut’ dedim ve asfalt yola çıkmadan onu geçtim. Bir yerde İngiliz Tom ile tanışıp beraberce Sölöz’e kadar koşacaktık. Bu ikinci 100K üzeri koşusuymuş ve Ürdün’de çalışan bir İngilizce öğretmeniymiş. Neden koştuğunu sorduğumda ‘alkol ve sigara sorunu yüzünden’ olduğunu söyledi. Geçen sene daha gür akan Sölöz deresinde bu sene su daha azdı ama gene balıklar vardı ve  bir balık bizden kaçarken neredeyse karaya vuruyordu.

Sölöz’e vardığımızda Elena, Mustafa (Üçbilek) ve Veysel (Çetiner) ile karşılaştık. Veysel’e, ondan düştüğünü anladığım ve aldığım ağrı kesicisini verdim. Bir tüp balın da geride kaldığını söyledim, onu almamıştım ama o bal onun için önemliymiş içinde bazı destekleyicler varmış. Bilseydim alırdım dedim. Tom ve ben ayrıldık, ileride Veysel yolu şaşırmış geri dönüyodu. Tom, Veysel ve ben beraberce, geçen sene beni Boyalıca tırmanışından sonra ikinci defa bitiren ve yarışı bırakmanın eşiğine getiren yokuşu yavaş yavaş tırmanmaya başlamıştık.


Hiç aklından çıkarma İthaka'yı. 
Oraya varmak senin başlıca yazgın. 
Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın. 
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi; 
Sonunda kocamış biri olarak demir at adana, 
Yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin, 
İthaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan. 
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka. 
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın. 
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka. 

İthaka, Kavafis (Çeviri: Cevat Çapan)

Sol yanımızda zeytinliklerin hemen bitiminden başlayan turkuaz göl, sağımızda zümrüt yeşili orman ve bu ormandan yükselen çiçek kokuları arasında  Orman Genel Müdürlüğü’nün  bir aracı ve yolları düzelten greyder bizi toza dumana katarak geçti. Her adımda geçen seneyi anımsıyordum... Tom ayrıldıktan sonra uzun süre yalnız yürüyecektim, yolda Gürsel’i (Demircan) görecektim, kramptan zorlukla yürüyordu, bir ihtiyacı olup olmadığını sordum, teşekkür etti ve ben onu geride bırakarak ormanın içinde kıvrılarak giden yolda gözden kayboldum. Birkaç defa karşılaştığım kurumuş yapraklar üzerinde hızlıca kaçan kelerlerin çıkardığı sesler, bana sessizlikte ürpertiyle eşlik ediyordu. İnişe geçtiğim noktada geçen yıl Noyan (Kıran) ve Umut (Uğraş) karşılaştığımız noktayı tahmin etmeye çalıştım, sonrasında da zaten onlarla sanki tekrar koşuyormuşçasına beraberce Narlıca’ya kadar inecektim.

Narlıca’ya yaklaşırken Mustafa (Üçbilek) ile beraber koşacaktık. Köyün içinde çocuklar bizi gülerek karşıladılar ve bir pazar yerini geçerek Narlıca’ya 12:00 sularında vardık. Geçen yıl burada 50K koşucuları olduğu için daha çok destekleyen, alkışlayan vardı. Bu yıl onlar bir buçuk saat önce başladıkları için onlarla karşılaşmamıştım.

                            
                                                 Fotoğraf: Murat Akkaya

Ultra koşularda siz koşarsınız ama sizi bir sonraki istasyona kadar taşıyacak olan ayrıldığınız istasyondaki gönüllülerdir, eğer bir de  istasyondaki gönüllüleri daha önceden tanıyorsanız, onların üzerinizdeki pozitif etkisi ikiye katlanır. Narlıca’da İzmir’den  tanıdığım dünyanın en güzel sporcu kargaları Mavi Karga Kulübü’nün gönüllüleri vardı. Noyan (Kıran), eşi ve kızı, Kutluhan (Özkunt) ve Çağın (İpekoğlu) ve birebir tanışmadığım diğer arkadaşları bize süper bir servis hazırlamışlardı. Aralarında İstanbul’dan Murat Akkaya’da vardı. Onların ince davranışları ile ben hayatımın en güzel boyozunu ve irmik helvasını (lokma eksikti ama olsunJ) İzmir’den 425 km uzakta Narlıca’da yiyecektim. Daha önceki istasyonlarda olmayan peynire resmen aşermiştim, İzmir tulumu değildi ama bu istasyonda  peynir vardı. İçtiğim çorba ve bolca yediğim boyoz, peynir ve diğer yiyeceklerden sonra sevinçten olsa gerek Kutluhan’a sarılıp, Çağın’a da bir Star Wars fanı olarak ve onun da Cosmos’da gezen bir ruh olduğunu düşündüğüm için ‘may the force be with you!’ (güç seninle olsun) diye bağırarak ayrılacaktım. Sonradan aklıma geldi; ‘12 saattir koşuyorsun ve leş gibisin, Kutluhan’a sarılmazsan olmaz mıydı?’ Koktuysam özür Kutluhan. Teşekkürler Mavi Karga, ‘on numara beş yıldız!’ bir servis vardı.

                            
                                        Fotoğraf: Cem Gaygusuz

Engin Geçtan İnsan Olmak kitabında şöyle bir şeyler yazar; ‘modern insanın en büyük problemi kentleşmedir, insan doğada evrilmiş ona göre bedensel ve psikolojik dürtüler, güdüler ve savunma mekanizmaları geliştirmiştir ama kentlerde yaşamak zorundadır’ Bu sözleri okuduğum günden beri en zorlu anlarımı doğanın sağaltıcı ortamında yürüyerek, koşarak ya da bisiklete binerek aşmaya çalışırım.

Narlıca sonrası köyün içinden zeytinliklerin arasına, oradan da bir tırmanış sonrası tekrar zeytinlikler ve sonrasında bir çok koşucunun ‘bu da ne ya?’dediği bölüme girdim. Hemen arkamdan Mustafa (Üçbilek) geliyordu. O ‘ben Elena’yı bekleyeyim’ dedi, ben ayrıldım. Sonrasında ilk inişin bittiği ve ikinci tırmanışın başladığı yerde beni tekrar yakalayacaktı. İkinci tırmanışın hemen başında bizim de yolu şaşırdığımız bölümde çok hızlı gelen bir sporcuyu uyardık ve bizim önümüze geçip koşarak bir yokuşu çıktı. Bu ilk gördüğümüz 80K koşucusu idi. Sonradan adını öğrendiğim Hasan Öztürk eğer böyle devam ederse ultranın parlayan yıldızı olacaktır. Böyle bir parkurda 6.44 pace ile 84 km’yi 9:35 saatte bitirmek inanılmaz bir başarı. Neyse, onun hemen arkasından bir İngiliz sonrasında da başka bir Türk koşucu geçecekti.

Hasan’ın bizi geçtiği yerden başlayarak Müşküle Köyü girişine kadar olan bölüm bence bu parkuru koşmaya değer kılan en önemli bölüm. Kelimenin tam anlamı ile balta girmemiş bir ormanın içinden, kuş sesleri ve çiçek kokuları eşliğinde minik dereleri geçen bir patikada koşuyor, yürüyorsunuz. İşte bu, biz kent insanlarının birçok probleminin kaynağı kentlerden uzaklaşıp,  doğanın geçmişimizle buluşmamızı sağlayan en güzel armağanı. Umarım bu bölüm asla parkurdan çıkarılmaz.

Koşuyorsanız ya da  koşacaksanız yarış anında  asla parkurla, hava koşullarıyla, organizasyonun eksiklikleriyle ve gördüğünüz diğer olumsuzluklarla uğraşmayın. Bunun beyninizi ve vücudunuzu yormaktan, enerjinizi yok etmekten başka bir işe yaramayacağını unutmayın. Ne düşünürsek beyin ve sinir sistemimiz onu gerçekleştirmek için çabalar.

Müşküle Köyü’ne Veysel (Çetiner) ile dik bir asfalt yoldan ulaştık, köyün içinde yer alan çeşmeden su içip suluklarımızı doldurduk. Ben ikmal istasyonuna uğramadan geçtim. Yaşlı teyzeler ellerinde yaşmakları, oya örüyorlardı. Geçen seneki coşkuyu göremedim, sanırım onlar da duruma alışmış ya da 50K koşanlarla vermişlerdi bütün coşkularını. Müşküle’den  sonra başlayan tırmanışın sonlarına doğru 80K koşan Derya (Duman) ve bir arkadaşı yaklaştı, onlara önlerinde üç 80K koşucusu olduğunu söyledim, Derya da bana çok iyi göründüğümü söyleyip ayrıldı. Biraz sonra tekrar inişe geçtiğimiz yolda her halinden psikolojik olarak savaştığı belli olan 130K koşucusu Burak’ı (Kılıç) görecektim. Onu geçtikten sonra Narlıca’dan beri ayaklarımı sürekli olarak gördüğüm her su birkintisine soktuğum için içeri giren küçük taş parçalarından olduğunu düşündüğüm karıncalanmanın nedenini anlamak için bir çeşme başında ayakkabılarımı çıkararak temizledim.
Aslında bunun daha sonra 100 km’lerde ortaya çıkacak olan tabanlarımın su toplama başlangıcı olduğunu anlamamıştım. Geçen yıl da bu parkuru aynı ayakkabılar ile koşmuştum, yarış bittiğinde ayaklarımda hiç kabarma oluşmamıştı. Sanırım yaptığım hata, Örnekköy’de ayakkabılarımın aynı modelin (New Balance, Leadville) tabanlıkları değiştirilmiş yarım numara büyüğünü giymemdi. Orjinal Leadville tabanlığı ince ve görece daha sertti, benim değiştirdiğim tabanlık ise Puma’nın biraz daha kalın ve oldukça yumuşak tabanlığıydı, sanırım bu ayağımın tabanının ayakkabı içinde sabit durmasını engelledi ve sürtünmeyi arttırdı. Eğer düşündüğüm doğruysa bir daha asla yumuşak bir tabanlık ile koşuya başlamam.

Gene parkurun en güzel bölümlerinden biri başlamıştı artık ağaçların altında kıvrılarak giden bir patikada tek başımaydım. Bir süre sonra İzmir’de yaşayan duayen kadın koşucu Alessia de Mattis gelecek onunla konuşacaktık. Çok iyi antreman yapamadığını söyleyecekti ama çok sağlam gidiyordu.

Geçen yıl  bir yüzüğü bulduğum çamurlu patika geçişine geldiğimde güzel bir anı ile beni güzel bir insana götüren yüzüğün hikayesini ‘ultra maraton kardeşliği’ adına yazmalıyım.

Geçen sene hemen hemen günün aynı saatlerinde çamurlu bir patikadan Süleymaniye’ye doğru inerken çamurun içinde beyaz bir yüzüğün parladığını görmüş ve elime aldığımda içinde Yeldağ ve bir tarih yazdığını fark etmiştim. Yüzük benim parmaklarım için çok dar olduğundan sağ serçe parmağıma takıp koşmaya devam etmiştim. Koşu bitiminde de bir yüzük bulunduğunu anons ettirecektim. Koşuyu bitirdikten sonra masaj yaptırırken, orada masaj yapanların babası olduğunu söyleyen bir amcaya yüzüğü verip anons ettirmesini rica etmiştim. Sonrasında da,  ‘ya adam anons ettirmezse’ diye içime kurt düşse de artık olan olmuştu.

Yarıştan birkaç gün sonra Koşu Gazetesi Forum’da bir üye, ‘yüzüğümü bulan ve onun bana ulaşmasını sağlayan kişi eğer bu yazıyı okuyorsa lütfen bana dönsün, ona bizzat teşekkür etmek istiyorum’ yazıyordu. Sonrasında yazıştığımızda, benim yüzüğü  bulduğum yerde bir dalı geçmek isterken ayağının kayması sonucu düştüğünü ve yüzüğün de büyük olasılık o zaman parmağından düştüğünü bunu 5-6 km sonra fark ettiğini belirtmişti. Aslında yüzüğü kaybettiği için morali bozulmuş ama yüzüğünün bulunduğu haberi ona kardeşi tarafından iletildiğinde koşuyu bitirmesine 6-7 km varmış ve cut off zamanından önce koşuyu bitiremeyeceğini düşünüyormuş. Aldığı bu haber sonrasında morali düzelmiş ve yarışı cut off zamanı olan 8:30’a çok yakın olan 8:31.40 ile bitirmiş. Yarış sonrası beni aramış ama bulamamış.

Güzel bir arkadaşlığın başlangıcı olan bu olaydan sonra yüzüğün sahibi Erol (Dinneden), eşi Yeldağ ve sevgili kızı Ada ile Kapadokya yarışlarında şahsen tanışacaktık. ''Karma''ya inanmalı insan, yaptığınız her güzel şey size bir güzellik olarak döner, ki tersi de doğrudur.

Ben zaman zaman ‘yazmak için koşuyorum derim’ evet kesinlikle bunda bir gerçeklik payı var ama bu uzun koşuları anlamlı kılan yol hikayeleri ve geride kalan anılar. Hikayeleri ve anılarınızı hayatınızdan çıkarın, hayatınız bir hiçlikten başka birşey değildir. Öğrencilerimin velilerine hep söylerim:  ‘siz sadece bir çocuk yetiştirmiyorsunuz onlara unutamayacakları hikayeler ve anılar da yazıyorsunuz, lütfen çocuklarınızın çocukluklarına güzel anılar kazıyın.’

Süleymaniye’ye  doğru inerken her hallerinden  80K’cı oldukları belli koşucular birer birer beni geçiyorlardı ve gene her hallerinden yorgun oldukları belli olan 50K’cıların geride kalanlarıyla karşılaşmaya başlamıştım.
...
Sirenlere varacaksın sen en önce,
onlar büyüler yakınlarına gelen bütün insanları,
kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse onları, yandı,
bir daha evinde onu ne karısı karşılar, ne çocukları.
Sirenler onu çayırda çınlayan ezgileriyle büyüler,
çayırın çevresinde kemikler vardır, öbek öbek,
bunlar kemikleridir etleri çürüyen insanların,
büzük büzük durur kemiklerin üstünde deriler.
Durma orada yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını,
tatlı balmumuyla tıka ki, onların sesini dinlemesinler,
istersen dinle sen, ama bağlasınlar ayakta seni,
hızlı geminin içinde iplerle bağlasınlar
kollarından bacaklarından orta direğe,
ondan sonra dinle Sirenleri doya doya.
Ama dostlarına yalvarır da, dersen ki ne olur iplerimi çözün,
bağlasınlar onlar senin bağlarını bir kat daha sıkı.
....
Odysseia-Homeros

Süleymaniye’ye vardığımda köyün içindeki gürül gürül akan bir çeşmenin yalağına ayaklarımı soktum çünkü o karıncalanmanın ayaklarımın su toplaması olduğu kesinleşmişti. Bir koşucunun en zorlandığı acı türlerinden biri ayak tabanlarının su toplamasıdır çünkü her adımda bütün yük tabanlara ve bu acının üzerine biner. Çaresi ise ağrı kesiciler-ki geçici çözüm üretirler- ve bu acıları çekerek önemsememektir. Böyle anlarda acı ile yüzleştiğimde kendimi hep şöyle ikna ederim; ‘bütün fiziksel, bedensel acılar gelip geçicidir-tabanınız birkaç haftada eski haline döner ve unutursunuz- ama ruhsal acılar kalıcıdır ve verdiği acıların geçmesi bazen imkansızdır. Keep calm and carry on!’ (sakin ol ve devam et)

Süleymaniye çıkışında ikisi kadın biri erkek üç 50K koşucusu ile kısa bir sohbet ettik. Sonra ben onları geride bırakarak devam ettim. Süleymaniye çıkışı sonrası başlayan toprak yolda Müşküle çıkışı karşılaştığımız Burak (Kılıç) ile tekrar karşılaşacaktık. Burak İstanbul’dan bir mimardı, çok yorgun gözüküyordu, ben dayanmasını birazdan mental bariyerlerin yok olacağını söyledim. Onun da ayak tabanları kabarmıştı. Yanımda taşıdığım Arveles ağrı kesicilerden birini verip ayrıldım. Sonrasında koşarak beni geçecek ve benden önce koşuyu bitirecekti.

Geçen sene bu bölümlerde Miguel bana pacerlık yapmıştı ve ben kendimi daha iyi hissediyordum. Bu sene yalnızdım ama tecrübeliydim ve asla bırakmamaya kararlıydım. Bir de her koşucu bilir, eğer 5 km koşuya çıktıysanız 4 km, 10 km için çıktıysanız 8km... eğer 137 km koşacaksanız 100+ km’lerde bütün mental bariyerleriniz yıkılır. Bunu bilirseniz daha da güçlenirsiniz, bilgi güçtür.

Derbent öncesi peşimde daha önce geçtiğim 50K koşan üçlü gruptan genç bir kızı gördüm. Yanıma geldi ve tanıştık, ben lise öğrencisi olduğunu düşünmüştüm oysa Selin (Erişir) mimarlık fakültesini bitirmiş ve işini yapan genç bir kadındı. Adım adım grubu ile koşuyordu. Derbent’e birlikte girdik. Derbent’te İzmir’den 80K koşan Şenol Abi ve Bekir (Çakaroğlu) ile tekrar karşılaştım. Ben birşeyler yiyip istasyondan ayrıldım. Köyden çıkan yolda Selin beni geçti, orman yolundaki kısa tırmanış sonrası inişe geçtiğimizde onu yakaladım, bundan sonra beraberce İznik’e kadar gidecektik. Selin (Erişir) de bu ülkenin pırıl pırıl genç ruhlarından birisi ‘cut off’ (yarışçılara tanınan zaman limiti) zamanının çoktan bittiğini bildiği halde onun için çok önemli bir nedenden dolayı bu koşuyu bitireceğini söylüyordu ve  gece için  bir el feneri vardı. El fenerinin ışığını gördüğümde o ışıkla bir yere gidilemeyeceğini düşündüm. Zaten sonrasında benim kafa lambasının ışığı ile koşuyu bitirecektik. O an ultraların ve hayatın değişmez kuralı olması gereken alturism (diğergamlık) ile yüzleştim. Onu bırakıp gidebilirdim ama bu Selin’e büyük bir haksızlık olurdu. Bu son bölümde onunla konuşa konuşa İznik’e varacaktık. Geçen yılın 50K kadınlar birincisi Sevgili Caterina (Scaremelli) benim bu sohbetlerimi (monologlarımı mı desem J) hep ‘podcast’ olarak niteler.


Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini. 
Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki, 
Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini 
İthakaların. 

İthaka, Kavafis (Çeviri: Cevat Çapan)

Şehrin içine girdiğimizde saat 9:45 sularıydı ve sabah çıktığımız başlangıç takına doğru yol alırken, Selin’i tanıyan Adım Adım grubu bir cafede oturmuşlardı. Selin’i gördüklerinde bir erkek bir kadın koşucu Selin’i destekleyen bağırışlar arasında yerlerinden fırlayıp bizimle koşmaya başladılar. Bitiş takını geçtiğimizde ilk 50K’sını bitiren sevgili eşim Güldan ve Erol (Dinneden) ve sevgili Selin beni ilk kutlayanlar olacaktı. Selin, beni onu bekleyen akrabaları ile tanıştırırken ve eşimle tanışırken: ‘O benim hero’m!’ (kahramanım) diyecekti.

Bu yarışın, en güzel ve anlamlı ödülü de bu sözler olacaktı. 

                                

9 Kasım 2015 Pazartesi

Bir Gün İki Yarış, Gaziemir Ata'ya Saygı Koşusu ve Menderes Gümüldür Bisiklet Yarışı

Ve ormanda iki yol çıktı karşıma,
Ve ben az kullanılmış olanı seçtim
Aslında bütün farkı yaratan buydu.
Rorbert Frost


Yeni yetme bir genç öğretmen olarak ilk göreve başladığım Hakkari'de üçüncü sınıf bir otelin resepsiyonunda duran bir TV’den izlemiştim Ölü Ozanlar Derneği filmini. Robin Williams’tan duymuştum bu şiiri ilk defa, sonra İngilizce olarak en çok  okuduğum şiirlerden biri oldu.

Ölü Ozanlar Derneği beni derinden etkileyen filimlerden biridir ve aynı filimde; ‘O captian my captain..’ diye başlayan şiiri de okur Robin Willams, ki başka güzel Amerikalı şair Walt Whitman diğer bir güzel Amerikalı Abraham Lincoln’un öldürülmesi üzerine yazmıştır.

O zamanlar cumalar benim için Leman günüydü Metin Üstündağ’ın ünlü sözlerle ürettiği aforizmalara bayılırdım, Robert Frost’un bu dörtlüğü üzerine atfen;

‘ormanda iki yol çıktı karşıma
Ve ben az kullanılmış olanı seçtim
Ve tam orta yerine sıçtım’

yazmıştı Met Üst.


Aslında tam bize yakışan bir tarz.


Foto: İzmir Atletizm

‘O captain my captain’ O kaptanım, benim kaptanım…’ bu topraklar da Mustafa Kemal’dir. Büyüktür. Öyle de kalacaktır. Onun adına yaşadığınız yerde düzenlenen bir yarış da koşmaya değer.

İki hafta önce Kapadokya’da 110 km’yi 16:43 saatte koşmuştum ve en acılı iki baş parmak tırnağı kaybını 4. defa yaşamıştım. Yarış sonrası 4 gün dinlenmiş sonra tekrar koşmaya başlamıştım, nedense kendimi iyi hissediyordum. İşte tam bu sırada çalıştığım okulda görev yapan Beden Eğitimi öğretmeni Adnan Yahşi (güzeldir kendisi) ve benim de üyesi olduğum İzmir Atletizm  Spor Klübü öncülüğünde ve Gaziemir Belediyesi desteğiyle 4 km’lik Ata’ya Saygı Koşu’su yapılacağını öğrendim. Kaydımızı birçok öğretmen arkadaşla yaptırdık. Aynı günlerde aynı gün Menderes Belediyesi’de CAT ile (Cuma Akşamı Bisiklet Topluluğu)  56 km’lik Menderes Gümüldür bisiklet yarışını yapacağını öğrendim. Aslında spora 2008 yılında dağ bisikleti ile başlamıştım ben, koşmaya sonradan başladım. İlk göz ağrım bisiklettir. Bisiklet çocukluğum ile kurduğum en güçlü bağdır da aynı zamanda. Bu kadar yakınama gelmiş bir yarış kaçmazdı. Kaydımı yaptırdım.

Gaziemir Belediye’sinin önü ana-baba günüydü öğrencilerim, veliler, öğretmen arkadaşlar herkes belediyenin verdiği Atatürk siluetli Türk Bayrağı tişörtleri giymiş kıpır kıpır kaynıyordu.

Start Adnan Yahşi’nin cazgırlığı ve Onuncu Yıl Marşı sesleri arasında başladı. Yaklaşık olarak, çoluk-çocuk, kadın-erkek, yaşlı genç 750 kişi vardı. Bu yarışlar çok komik oluyor küçük çocuklar en önden çıkıyor ve 100 m. sonra hepsi dökülüyor. Ben de ön sıralarda tempoyla başladım ve öyle de bitti zaten son 500 m.’de beni geçmek isteyen birisi oldu ama geçemedi. İlk 5 içinde 5. olarak 15 dakikada yarışı bitirdim. Yaş grubu birincisi olmuştum. Aklım Menderes’teki bisiklet yarışındaydı kayıt için erken gitmeliydim, ama madalya törenine de katılmak istiyordum. Çünkü etrafımda eski ve yeni öğrencilerim doluydu. Yarışı bitiren öğrencilerim Alkım, Ayşe, Aras’ı kutladım madalyalarını almış gözlerinin içi gülüyordu.




Foto: Güldan Kalem

Tören sonrası hemen oradan ayrılıp eve geldim kıyafetlerimi bisiklet formamla değiştirip yola çıktım. Menderes’e vardığımda kayıt masasındaki görevli adımın karşısına gelmedi işareti koyarken kaydımı yaptırıp lisansımı teslim ettim.

Etrafta gezerken bisiklet takımı Flamme Rouge’dan arkadaşlarım Paul Bollam, Kemal Sevdiroğlu ve Lyndon Way ile karşılaştım. Bir de Birol Hocam (Toraman) vardı. Aslında onların geleceğinden haberim de yoktu. ‘O derece takım ruhu’ yani. Son olarak bir muz yedim ve start’ın verileceği ana yola doğru belediye başkanında olduğu bir bisiklet sürüşü yaptık. Bu benim ilk bisiklet yarışım olacaktı ama sakindim, çünkü ben motivasyonu yüksek ama pek derece hırsı da olmayan biriyim. Kürsü’ye çıkarsam sadece mutlu oluyorum.
Start verildi.  500 metre sonra grup lideri oldum ve bu 30 km olan Ahmetbeyli’ye  kadar da böyle kalacaktı. İlk 2 km sıcak asfaltta bisiklet yağ gibi akıyordu. Sonrasında kompresör işçisi olarak yarışı bitirecektik. Küner kavşağında yavaşladım. Sola dönüp yardırmaya devam ettim. Değirmendere rampasında Paul beni geçti, sonra sağımdan solumdan bir 5-6 kişi daha geçti ama 200 metre sonra ben gene grup lideri oldum. Arkamda Kemal ve Lyndon’un ve Paul da olduğu bir grup vardı. Çamönü’nden sonra hep iniş olduğu için ve rüzgar da arkadan yardım ettiği için yardırıyordum. Bizden önce çıkan gruptan sanırım 5 – 6 kişiyi de geçtik ve ben enerji jelerinden bir tane çıkarıp yedim. Biraz daha gittikten sonra Ahmetbeyli’deki sert çıkışı düşünüp başka bir jel daha yedim. Sanırım bu yaptığım en büyük hataydı. Çünkü enerji akışı yön değiştirmiş bacaklardan mideye yönelmişti. Rampa çıkışında şiştim. Sağımdan geçen Kemal ve solumdan geçen grup kopmuştu. O an zaten kaybetmiştim.

Foto: Menderes Belediyesi

Sonra tempomu koruyarak beni geçen gruptan ve ilk çıkan gruptan 5-6 kişiyi geçtim. Gümüldür kavşağına gelmeden önce geçtiğim bir arkadaş peşime takıldı ve beni bırakmadı son 500 metre beni geçmek için çok uğraştı ama benim ‘mental eşik’ten sonra çok zor geçileceğimi bilmiyordu. Ben önde o arkada hayatımın en hızlı geçişini gerçekleştirdim. Kemal ve Lyndon’un yanına gittim. Lyndon benim için ‘kamyon şöförü’ der, ben beraber sürüşlerimizde de onları çekerim onlar da beni rampada geçer. Lyndon benim pek de akıllı olmadığımı düşünüyor sanırım. Çünkü o eski bir yarışçı, ben yeni. Seneye çok farklı olacak. Benim yaptığım bir hatanın öğretme gücü başkalarının söylediklerinden çok daha etkili. Öğreniyorum. Bu da ayrıca bir mutluluk kaynağı benim için.
Neyse sonuçta yaş grubumuzda Kemal 6, Lyndon 7, ben 8 olmuşum sanırım Paul’de 12-13’lerde bir yerlerdedir.

Foto Yücel Kalem, Soldan sağa; Birol Toraman, Paul Bollam, Kemal Sevdiroğlu, Yücel Kalem, Lyndon Way

Yarış belki ilk olması yüzünden gözden kaçmıştı ama yarış bitiminde yarışçılara sıcak bir içecek, su, bir muz, (ya da mandalinası ile ünlü bu yerin mandalinaları), bir sandviç verilebilirdi.

Neyse. Seneye belki bunlar da düşünülür. 

Kendi adıma bana bu heyecanı yaşattıkları için CAT'e (Cuma Akşamı Bisiklet Topluluğu) ve Menderes Belediyesi'ne teşekkür ederim.

Gaziemir Belediyesi, İzmir Atletizm ve Adnan Yahşi'yi de unutmayalım. Teşekkürler.

Ormanda iki yol çıktığında karşınıza, siz de az kullanılmış olanı seçin ama lütfen ortasına sıçmayın.

Az kullanılanı seçtiğiniz yol, belki sizi tehlikeli ama muhteşem bir maceraya götürecektir. Eğer gittiğiniz yol size hiçbir zorluk çıkarmıyorsa yanlış yoldasınız demektir. Yolunuzu değiştirin.

Fark yaratmak istiyorsanız, farklı olmalısınız. 


Metinde sözü geçen şiirler:

The Road Not Taken  

Two roads diverged in a yellow wood,
And sorry I could not travel both
And be one traveler, long I stood
And looked down one as far as I could
To where it bent in the undergrowth;


Then took the other, as just as fair,
And having perhaps the better claim,
Because it was grassy and wanted wear;
Though as for that the passing there
Had worn them really about the same,


And both that morning equally lay
In leaves no step had trodden black.
Oh, I kept the first for another day!
Yet knowing how way leads on to way,
I doubted if I should ever come back.


I shall be telling this with a sigh
Somewhere ages and ages hence:
Two roads diverged in a wood, and I—
I took the one less traveled by,
And that has made all the difference.

O Captain My Captain

O Captain! My Captain! our fearful trip is done;
The ship has weather'd every rack, the prize we sought is won;
The port is near, the bells I hear, the people all exulting,
While follow eyes the steady keel, the vessel grim and daring:
But O heart! heart! heart!
O the bleeding drops of red,
Where on the deck my Captain lies,
Fallen cold and dead.
O Captain! My Captain! rise up and hear the bells;
Rise up—for you the flag is flung—for you the bugle trills;
For you bouquets and ribbon'd wreaths—for you the shores a-crowding;
For you they call, the swaying mass, their eager faces turning;
Here captain! dear father!
This arm beneath your head;
It is some dream that on the deck,
You've fallen cold and dead.
My Captain does not answer, his lips are pale and still;
My father does not feel my arm, he has no pulse nor will;
The ship is anchor'd safe and sound, its voyage closed and done;
From fearful trip, the victor ship, comes in with object won;
Exult, O shores, and ring, O bells!
But I, with mournful tread,
Walk the deck my captain lies,
Fallen cold and dead.

Walt Whitman