12 Temmuz 2017 Çarşamba

Geç Kalmanın Psikolojisi

Geç Kalmanın Psikolojisi

İlkokula, sınıfını ısıtmak için, kurulan tenekeden yapılmış okul sobasında yakılacak odunu elimizde taşıdığımız, öğretim yılı boyunca da tahtadan tabanından toz kalkmasın diye yanık motor yağı ile yağlanan tek derslikli; 1'inci, 2'inci ve 3'üncü sınıfların öğleci, 4'üncü ve 5'inci sınıfların sabahçı (ya da tam tersi) olduğu birleştirilmiş sınıfların olduğu bir köy okulunda başladım. Okumayı -daha dün olmuş gibi hatırladığım- ba, be, bı, bi.... ab, eb, ub, ib... ca ce cı, ac,ec ıc ... ma, me, mı, mi... karşılığı olan "ma"'nın tersi olan hece yerine, tekrar "ma" ile başlayan ve em, ım, im.. diye devam eden pembe renkli hece tablosu ile öğrendiğimde 2. sınıftaydım.
Geç kalmıştım.

Köyden ayrılıp, Akhisar'da amcamın evinde kalarak ortaokula başladığımda şehirdekilerin benden farklı konuştuğunu anladığımda ve bir gün öğretmenimizin "hadi dosya kağıdı çıkarın" dediğinde, "o da ne?" diye kendi kendime sorduğumda anladım.


Geç kalmıştım.


80'li yıllardı, okullarda dersler boş geçerdi, eylem yapardı öğretmenler- ki ben de hala zaman zaman bu eylemlerin benzerlerine hak mücadelesi olarak katılırım - 12 Eylül yaklaşırken ben ortaokulu bitirmiştim. Bir siyah beyaz tv'de gördüm Kenan Evren ve diğer darbeci generalleri. Liseyi bir yıl devam etmeden 6 yılda bitirdim.


Geç kalmıştım.


Sonra kitap okuma tutkusunun bana armağanı olan  üniversite sınavında öğretmen okulunu kazanarak öğretmen yüksekokulunu okudum. Öğretmen okulu liseden daha kötüydü, 2 yıllık okulu 3 yılda bitirebildim.


Sonra öğretmen oldum. İlk görev yerim Hakkari'nin bir köyüydü.
Bir dağın başında ilk öğretmenlik yaptığım bu köyde, in-cin top oynardı, hiçbir evde tuvalet yoktu ve diz boyu kar 6-7 ay kalırdı, elektrikler olmaz Hakkari yolları kapanırdı ve ben acaba ne zaman gelecek bu PKK'lılar diye beklerdim gece yarıları.
Paralel devlet icat olmamıştı o zamanlar, her şey derin devlete yorulurdu. Kod adı yeşildi.
Yollar kesilir, askerler öldürülür, öğretmenler kaçırılırdı.


Ülkemde benim gibiydi, geç kalmanın yıkıcı psikolojisi ile boğuşuyordu.


36 yaşımda başladım İngilizce öğrenmeye, öğrendim diye gittim İngiltere'ye ve kafasında türbanıyla Heathrow Havaalanı'nda bir Hintli ile konuştum ilk ingilizcemi: "Yes yes yes..." Bu böyledir bilmediğin dilde en kolay bildiğini söylersin ve bu genelde yes ya da no olur.


Geç kalmıştım.


Londra'yı gördüğümde İzmir'in, Ankara'nın, kısaca  Türkiye'nin büyük bir köy olduğunu anladım. Dank etti.


Biz ülkece geç kalmıştık.


Londra'yı ve Paris'i gördüğümde öğrendim; eğer yaşadığınız kentin anıtsal binaları, köprüleri, parkları ve müzeleri, kütüphaneleri, meydanları, heykelleri...iyi bir ulaşım sistemi bir metro ağı yoksa köyde yaşıyorsunuzdur.


Geç kalmak Londra'da buldu bu defa beni.

Sonra Amerika'yı gördüm. Ingilizcem hızla gelişiyordu, artık yes'in yanına I don't know'u da eklemiştim. Purdue Üniversitesini, New York'u gördüğümde geç kalmanın ne demek olduğunu artık iyice öğrenmiştim.
Türkiye'de tanıştığımdan daha çok ODTÜlü Boğaziçili ve Bilkentli ile tanıştım ben Amerika'da ve okyanus ötesi uçuşlarda birçok bilinen yüzü gördüm.


Sonra 40 yaşında bisiklet girdi hayatıma, 43 yaşında koşmak. En çok üzüldüğüm, 3 yıl çalışmadığım, en çok boş zamanımın olduğu Amerika'da neden koşmadığım, bisiklete binmediğimdir, Oysa görürdüm, insanlar koşardı. Washington, DC'de ve Potomac Nehri boyu koşabileceğim o kadar çok yer varken neden koşmamıştım ki?
Ya da High Park'da?
Trafalgar Meydanı'na bakan National Gallery'de neden daha uzun süre bir Van Gogh, Picasso ve daha adını bile duymadığım yüzlerce ünlü ressam tablosuna bakmadım ve Londra'da neden "Les Misarable" (Sefiller) müzikalini izlemedim? 


Geç kalmıştım, ıskalamıştım bu yüzden canım çok yanar, bu yüzden geç kaldığını düşündüğüm her şey için can-hıraş asılırım. Bir Prometus olamam belki ama küllerim bana güç verir.

Ancak geç kaldığını fark etmekle başlar değişim.


Fark etmek büyülü bir sözcüklerdir benim için, değişmenin ve kendimle olan mücadelenin başladığı iki sözcük.

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Efes Ultra

Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa, bizim Kırkıca (bugünkü Şirince)o cennetin bir parçası olsa gerekti. Ormanlarla kaplı dağlık bir bölgede kuruluydu köy. Önümüzde denize kadar uzanan Efes Ovası… Ve baştan başa yemiş bahçeleriyle, incirliklerle, zeytinliklerle, tütün, pamuk, mısır ve susam tarlalarıyla dolu olan bu ova bizim köye aitti.

                                   Benden Selam Söyle Anadolu’ya / Dido Satiriyu

Önümde ikisi kadın, ikisi erkek olan dört kişi kendi aralarında sohbet ederek salına salına Şirince’ye doğru yürüyorlardı. Onları geçer geçmez acı ile bağırarak yürüyemez hale geldim ve kalflerimin her ikisinin de acı ile birlikte  buruşturulmuş ve bir kenara atılmış birer kağıda döndüğünü gördüm. Benim  acı içinde kıvrandığımı gören bu kişiler, ‘Bir şeyin var mı?’ ‘Ambulans çağıralım mı?’ dediler. ‘Hayır  gerek yok.’ dedim. İçlerinden birine bacağıma kramp girdiğini, ayaklarımı yukarı kaldırıp bir eliyle topuğumu öbür eliyle parmaklarımı tutup parmaklarımdan ileri doğru ittirmelerini söyledim. Söylediklerimi yaptılar, bu biraz iyi gelmişti. Ayağa kalkıp onlara teşekkür ettikten sonra  acı içinde sekerek yola devam ettim.


Bir süredir sağ ve sol kalflerime giren kramplar hızımı iyice düşürmüş, bir defasında bir ağaca dayanarak krampın acısı hafiflemiş  ve ondan sonra koşmaya devam edebilmiştim. Yaklaşık 10 km’dir yükselti kazanıyordum. Tempom iyice düşmüştü. 38-39’uncu km'lerdeydim ve GPS’li saatim ortalama ‘pace’im 5.45 gösteriyordu. (Pace: 1 km’lik yolu geçiş süresi)

Geçen sene İznikUltra 136 Km sonrası Manisa Dağ Bisikleti yarışları sırasında bisikletle çıkması çok zor bir yokuşu bisikletten inerek  çıktığım için aşil tendonunu incitmiştim ve bu da geçmeyen müzmin bir sızıya dönüşmüş ben de onunla yaşamaya alışmıştım. Bu arızanın en büyük  yan etkisi eskisi kadar koşu antremanı yapamıyor olmamdı.  Bu yüzden  de artık antrenman için bisiklete biniyordum. Ara sıra da, ‘Aşil de kimmiş?’ deyip koşuyordum. Hiç antrenmansız Erciyes Skyrunning ve Kaz Dağları Ultra maratonlarına katılmış her ikisini de yarıda bırakmıştım. Koşamasam da bisiklete binebiliyordum ama o 'tendinit' sürekli ben buradayım diyordu.

Benim uzun mesafe koşuları için garip bir huyum var, bu yüzden de her yarış bir zulme dönüşüyor. Bir dağ maratonu mu var, en uzun mesafe ne, ben oradayım. Plan, hazırlık, program yok, iman gücü var. İman gücü uzun mesafe koşularında da bir yere kadar gidiyor, gitmezse ağrı kesiciler, onlar da çözüm üretmiyorsa bı-ra-kı-yo-rum… Bu yüzden de Efes Ultra’nın da en uzun parkurunu 55k’yı seçmiştim.

Cuma akşamı okul çıkışı Cumartesi günkü yarışa gidip gitmemek konusunda oldukça kararsızdım. Selçuk’a giden koşucuların Facebook paylaşımları ilk defa hiç ilgimi çekmiyordu hatta çok itici gelmeye başlamışlardı. İnsan egosu işte, illa bir şeyleri ‘bak yapabiliyorum’ diye bir çocuk gibi gösterecek. İnsan ile ilgili öğrendiğim diğer bir şey de, yaptığınız işin ne olduğu önemli değil, insan her zaman en iyisini kendinin yaptığına inanma eğiliminde. Hepimiz öyle ya da böyle bir şekilde egolarımıza teslim olmuş varlıklarız. Egosunu yenen çok az insan vardır, biz onlara ermiş diyoruz. Bunu yazıyorum çünkü fark etmek değişimin başlangıcıdır.

İsteksizdim, keyifsizdim ve aşil beni dürtüyordu. Sabah karar verecektim ama bu defa da uyku tutmadı. Yatakta döne döne bütün gece uyuyamadım. Eşim ve ben sabah 5.00 suları kalktık ve Gaziemir’den  6.10 gibi yola çıktık. Eşim her gün beslediği sokak kedilerine mamalarını verirken biraz oyalanınca yola çıkmamamız 6.20’yi bulmuştu. Neyse ki yarış kitlerini almak için saat tam 7.00’de Efes Harabeleri doğu kapısındaydık. Hava 3-4 derece’yi gösteriyordu. Afyonu patlamamış görevliler ve koşucular beklemeye başladık. Tanıdıklarla konuşmalar, merhabalaşmalar arasında fotoğraf çekimi ve start ile koşu başlamıştı. Aşil’den dolayı tedirgindim görece yavaş başladım ama bacaklar sağlam duruyordu. Çıkıştan 500-600 m. sonra inişe doğru geçerken biraz acır gibi oldular, yavaşladım ama hafif bir çıkış sonrası bir şey olmayınca ‘yardırmaya’ başladım. Kendimi küheylan gibi hissediyordum. Aşil tamam arada-sırada beni yokluyordu ama çok da ‘tın’ dı. Önümde sarışın zayıf bir kadın koşucu vardı. Aksanlı bir Türkçe ile ‘Yavaş ol’ dedi, Moldovalı Svetlena ile sonra da tanışacaktık ve o beni çok arkalarda bırakıp çekip gidecekti.

Bir balçık deryasını geçip Pamucak sahiline vardık sahil öncesinde duayen Mustafa Abi (Kızıltaş)’da içinde olduğu grupla selamlaşıp onları geçtim.

Kumsalda, sağda canım içi ‘Mare Nostrum’ efsanelerin ve bugünkü uygarlığa analık,  Odesseus’un tezgiden gemilerine yoldaşlık etmiş, dibinde yüzlerce savaş artığı enkazı, ticaret gemilerinin Efes’e taşıdığı  şarap, zeytinyağı  amforalarının hüzünlü hikayeleri ile   lacivert Ege Denizi'nin tuz ve yosun kokusunu getiren hafif sabah meltemini hissederek koşmak muhteşemdi. Günümüzdeki adı Ahmetbeyli olan Claros ve Nation’dan Özdereye doğru bisiklettle giderken yer yer denizi bir kartal gibi yukarıdan görürsünüz. Çok uzaklarda Sisam yüksek dağları ile size göz kırpar, lacivert Ege Denizi’ne bakmak size bir esrime hali yaşatır. Bacaklarınızda bisikletin verdiği keyifli bir sızı. Yaşam insana verilmiş ve bir süre sonra geri alınacak bir armağandır. İnsan bu armağana ihanet eder, bu yüzdendir çektiğimiz bütün acılar. İnsanın çektiği bütün acılar bir paradoksa da gebedir. Acı çektiğiniz kadar olgunlaşır mutluluğun ve sevincin farkına varırsınız. Armağanın anlamı ve değeri çektiğiniz acı ile artar.

Kumsal bittiğinde elinde işaret şeriti ile Mahmut’u (Yavuz) koşarken buldum ben önde Mustafa Abi’nin içinde olduğu grup arkada koşuyorduk. Ormana giren yol dikleşmişti Svetlena ve iki kişi ile beraber koşuyorduk. Biri çok gençti diğeri biraz daha yaşlıydı. Yaşlı olan Özgür sen git dedi. Bülent Araç ile  ilerde yollarımız tekrar kesişecek ve tanışacaktık. Sanırım dördüncü oldu.
Kuşadası yolunu kesip tekrar ormana girdik ve Meryemana’ya doğru yer yer kırağı olan yollarda koşmaya ve tırmanmaya devam edittik.

Meryemana’yı geçtikten sonra başlayan sert bir çıkış sonrası yol görece düzleşecek ve inişe geçecektik. Kısa bir tırmanış sonrası karşı taraftan da koşucuların bize doğru koştuğunu fark ettim. Jeton kısa sürede düştü. Bu koşucular başka bir organizasyonun koşucuları idi. Asfalt bir yolda koşarken Bülent (Araç) beni yakaladı ve beraber koşmaya başladık. Asfalt bitimi tekrar başlayan yokuş Şirince’ye kadar devam edecekti.

Yıllar önce BBC’nin bir radyo belgeselinde duymuştum Şirince adını. Bu belgeselde çok güzel Türkçe ile konuşan yaşlı bir Rum kadınının anlattıkları ile mübadele gerçeği ile yüzleşmiştim. Bu toprakların kadim insanlarına ne yapmıştık biz böyle? Bu yaşlı Rum kadının anlattığına göre aslında köyün adı Çirkince’ymiş sonradan Şirince olmuş. Şirince Efes’in yakınında olmasından dolayı artık turizm görgüsüzlüğünün bir simgesi benim için. Yakınında bulunan Aziz Nesin Matematik Köyü dünyanın en akıllı köyü ve benim Kuantum ile tanıştığım yer. Güzel insanları yakabilirsiniz ama onların ateşi yanarken bile sizi aydınlatır. Acı! 

Şirince’den artık alıştığım ‘bu adamlar da niye koşuyor?’ bakışları arasında koşarak geçtim. O ‘bak ben de yapabiliyorum’ çocuk gösterisi içinde Şirince içinde yer alan hafif yokuşu tempo ile çıktım. Şirince’yi geçer geçmez başlayan inişte iyice yavaşladım. Artık hedef sadece bitirmekti. Salına salına denilebilecek adımlarla Selçuk’a Karpusa Meydanına vardım ve bitirme takının altından alkışlarla geçtim.


Bitmişti.

14 Ocak 2017 Cumartesi

Melekler Şeytanlar ve İnsan

Her insan kendini doğrulayan bir kehanettir.
Her insan en az iki kişiliktir.
Bir Hint Mitoloji'sidir; insan doğduğu andan başlayarak kayıp öbür yarısını arar hayatta.
İnsan dediğimiz varlık melekler ve şeytanların savaş alanıdır. Bu savaştan arda kalanlardan ortaya çıkar insan.
Michelangelo'ya ünlü Davut heykelini nasıl yaptığını sorduklarında:
- O orada, kayada duruyordu ben fazlalıklarını attım. '' dediği rivayet edilir. Attığı fazlalıklardır şeytan, kalandır melek olan Davut.

Davut Heykeli

Hepimiz yontulmamış birer taş olarak (odun mu desek?) başlarız hayata; biçimsiz, çirkin ve kararsız.
Kendimizi tanıma ve geliştirme yontulmamışlığımızı fark ettiğimiz an başlar ve kendiğimizi ne ile yonttuğumuza göre insan oluruz, bazen şeytan, bazen melek, bazen de her ikisi...
Kendinizi ne ile yontmalıyız, ruhumuzu ne ile beslemeliyiz ki; meleklerin ve şeytanların savaş alanı 'insan olmak' sürecini 'hümanist' bir insan olarak tamamlayalım?

Altamira Mağara Resmi, İspanya

Lacaux Mağara Resmi (Fransa)


İçimizdeki melek için aklıma gelen en büyük kaynak insanlığın  yarattığı bütün mitolojik hikayeler, büyük romanlar, muhteşem mimari şaheserler, bir mağara duvarına (Altamira ve Lascaux) çizilen kan kırmızı resimler, Michelengelo'nun bitirdikten sonra karşısına geçip konuşmasını istediği Musa heykeli, bir Dostoyevski romanı, bir Nazım şiiri, Armstrong'un Ay'da bıraktığı 'onun için küçük insanlık için büyük' adımı, Bethoveen'ın 5. senfonisi, Mozart'ın Requiem'i, Pachellbel'in Canon in D'si, Karacaoğlanı, Neşet Ertaş'ıdır... Master Yoda'dır. Gücün sizinle olmasıdır. Karanlık bir odadaki ışık ve ses şenliği sinemadır...

Musa Heykeli

İçimizdeki şeytanları da tanımalıyız, sanat edebiyat müzik olmadan asla kurtulamayacağımız şeytanlar. Auschwitz'de Hiroşima ve Nagazaki'de Vietnamda, Afrika'da, Çanakkale'de savaşın, açlık ve sefaletin hor görmenin GÜÇ'ün (erk) kötü kullanıma ve bir yok etme aracına dönüştüğü her yerde kol gezen şeytanları.

Auschwitz Toplama  Kampı

Enola Gay (bombayı atan uçak) ve atom bombası


İnsan gezegenimizin en yalnız ve en sosyal canlısıdır. Sosyal canlısıdır yoksa hayatta kalamaz. En yalnızıdır. Sosyalliği hayatta kalmasını sağlayan ama onu kemiklerine kadar kıran bir mengeneye dönüşür, tek kaçış yolu vardır yalnızlığın güvenli sularına sığımak. Yaratıcılık bireyseldir, kargaşa, savaş yıkım toplumsaldır. Atom bombası birkaç zeki insanın yaratıcılığının ürünüdür onun kullanılmasına neden olan Japon ve Amerikan halkı (ya da onların seçtikleri itaat ettikleri siyasetçiler ve kral) dır.
Alan Turing bir dehşet zeka, Enigma'yı kıran grubun başındaki bir yalnız ruh ve karşısında onu sırf gay olduğu için ilaçla hadım eden ve girdiği bunalımdan sonra kendini zehirleyerek ölmesine neden olan İngilizler.

Alan Turing aynı zaman da bir koşucuydu

İnsana içimizdeki şeytan ya da meleklere dair hikayeler bitmeyecek, bu hikayeler bizi biz yapmaya devam edecek.
İnançları insanın güçlü yanıdır eğer inançlarınız aklınızı devre dışı bırakırsa şeytana dönüşürsünüz. Tam tersi de doğrudur. Saf akıl yıkıcıdır, eğer saf akıl olarak hayatta kalmayı 'doğal seçilim' olarak görürseniz, merhamet duygunuzun yerini saf acımasızlık alır.
Çok eski paradoksudur; ''ben hep yalan söylerim''
Kendimizi bir melek olarak görmek bir şeytan paradoksudur, bilirsiniz İblis de bir zamanlar melekti.

12 Ocak 2017 Perşembe

Atlar Orman Kayalar Çiçek ve Yaşam

Çoğu zaman olduğu gibi bisikletim ve ben iki yalnızdık.

Bisikletime atladım, çıktım yola... Önce Yeniköy sonra Yeniköy'ü geçer geçmez eski mezarlığın yanından sola girdim. Bir zamanlar orman kulübesi olan metruk kulübenin hemen yanında yeni yapılmış yangın göletinden sağa doğru yöneldim. 

Coğrafya çok farklılaşır bu bölgede, Şaşal suyunu oluşturan dağlardır buraları. Kızılçam ormanları ve ağaçların altında yeşeren fundalıklar bir oya gibi  süsler bu dağları. Güneyde Ege Denizi mavi bir patiskadır, sahillerini hödük yazlıklar isgal etmiştir. 
İn cin top oynuyordu. Korkuyu bilen her insanını ürpereceği bir sessizliğin ortasında bisikletim ve benim yalnızlığım daha da yalnızlaşırken iki at çıktı karşımıza. Siyahtı birisi, diğeri kahverengi. 
Doğada bir yabancı ile karşılaştığınızda ilkel benliğiniz devreye girer, atların ve benim  -birbirine yabancı iki türün- karşılaşmasındaki korku vardı gözlerimizde, onlar benden ben onlardan korkmuştum. Ama ben bin yıllardır beraber yaşadığımız bu gezegende, deniz canlıları dışında bir çok canlının özellikle de insanla yakın ilişkisi olmuş bütün canlıların -eğer yaralı veya aç değillerse- insandan korktuğunu biliyordum. İnsan hayvanlar aleminde korku demektir çünkü.
 Bisikletimi sürdüm onlara doğru, onlar koştu ben de peşlerinden, sonra ana yoldan bir yolamağa ayrıldılar ve geri dönüp korkuyla baktılar bana. Bisikletten inip fotoğraflarını çektim. Onları tekrar korkutarak ana yoldan kaybolmalarını izledim. Ağaçların arasında yüzlerce kayadan oluşan etrafa gelişigüzel dağılmış doğa ananın heykelleri vardı. Öyle güzellerdi ki, olanları fotoğrafladım ama asla gözümün gördüğündeki heyecanı vermiyordu çektiğim fotoğraflara bakmak. Daha iyi bir makinayla ve daha donanımlı gelmeliydim. Çektiklerim yeter diye düşünüp tekrar bisikletime bindim ve yola devam ederken yolun batı yönünde beni her zaman büyüleyen kayaları üzerinde yalnızlıklarıyla dikelen bir grup ağaç gördüm. Mutlaka çekmeliydim fotoğraflarını, çektim.




Tam bisikletime binerken gördüm bu iki çiçeği. En zor koşullarda var olmanın simgesiydiler. Deklanşöre bastım birkaç açıdan, çektiklerimin en güzeli buydu. Çakıl taşlarına , susuzluğa, sessizliğe, yalnızlığa rağmen yaşamda var olmanın gücü hep büyülemiştir beni. Nereden geldiğini bilmediğim bu güç yaklaşık 11 milyar önce evrenin başladığı o andan itibaren hep var ve var olacak. (canlı diyebileceğimiz ilk hücrelerin yaşı 3-3,5 milyar yıldır) En kücük canlıdan en gelişmiş olana kadar her canlının taşığı bir sırdır yaşam. Yıldız tozuyuz biz ve yıldız tozunun bilinen en mükemmel hali. Sırf bu yüzden bütün canlılar yıldızlarda pişen  ışıl ışıl parlayan gözleriyle, yapraklarıyla bir cümle varoluşlarıyla muhteşem varlıklardır.

Bu iki çiçek, tozun toprağın arasında yalnızlıklarını, onların fotoğrafını  (ışığın grafiği) çeken -başka bir yalnızın- gözünden sizinle paylaşıyor.

11 Ocak 2017 Çarşamba

Çam

Çocukluğum çam ağaçları arasında geçti benim, bu yüzden masalsı anlarla büyüdüm diyebilirim.
Guguk kuşlarının ötmeye başlamasıyla birlikte su yürürdü çam dallarına ve kolayca boru biciminde çıkardı ince dallarından kabuğu; ilk oyuncaklarım oldular bunlar, ilk düdüklerimi bu borudan yaptığımı anımsıyorum.
Yaşlı amcalar, köylü şapkalarının gölgelikle kumaşı arasında kalan boşluğa çam dalından elde edilen bu borumsu çam  kabuğundan yaptıkları ve takım dedikleri sigara ağızlıklarını sıkıştırılardı.
Yaşlı çam ağaçlarının kızıl kabuklarını işlemek kolaydır ilk oyuncak arabam bu kızıl kabuklardan yapılmadır benim.
Yaz aylarında bu çam ağaçlarının dallarından yakalardık ağustos böceklerini, biz çığırtgan derdik o cırtlak sesiyle durmadan öten bu böceğe, ve ancak Amerika'da öğrendim erkek sandığımın dişi, dişi sandığımın da erkek olduğunu.
Üzerine kar yağdığında, çam kadar ne güzel gözükebilir ki? Soğuk kış geceleri, tam karşımızda ki dağdan rüzgarın çam yapraklarına- biz pürçek derdik- çarptığında masalımıza bir gizem ve müzik eklenirdi. Baykuşaların sesleri eşlik ederdi sonra annem korkuturdu birileri ölecek bu gece diye...
Ve gençliğimde bu ağaçların yüzlercesini kestim, tomruk yapmak için, o günlerden kalma çam sakızlı ellerimi hala hissederim, anlıyorum ki çamların göz yaşlarıydı fark edemediğimiz.
İlk ve son orman yangınımı da bu ağaçlarla başlattım kimsenin öğrenemediği ve ölümüne korktuğum.
Her canlının bir hikayesi vardır bu gezegende, doğar büyür ve ölürler. Bildiğimiz kadarıyla da ölüm bilinci sadece insan da vardır. Yaşam bu yüzden çok güzeldir ve çok acı. Kendimize anlam yüklemeye çalışıp dururuz, piramidleri yaptırtan da bu güçtür, aya bizi taşıyan da, ölümlü olduğumuzu bilmenin verdiği ölümsüzlük arayışıdır aslında tek aradığımız.
Ağaçların yaşlılıktan ölümü en asil olandır, ayakta ve dik ölürler. Bu ağaç gibi...

9 Ocak 2017 Pazartesi

Değişim ve Facebook

Burada ne yazarsanız yazın, ne yazarsam yazayım, ne paylaşırsanız paylaşın, ne paylaşırsam paylaşayım; bir saat sonra ya da bir gün ya da bir ay ya da bir yıl belki on yıl sonra, Türkiye'yi, insanları ve dünyayı değiştiremezsiniz, değiştiremeyiz.
Değiştirdiğimizi varsayalım, bu değişiklikten önce birileri, sonra kendimiz rahatsız oluruz. Değişim evrimsel bir süreçtir ve hiçbirimiz kuyruğumuzu iki günde kaybetmedik, iki günde homo erectus, homo sapiens olmadık. Bu yüzden bütün hızlı değişimler başta size ve diğerlerine zarar verir eğer hızlı değişim toplumsal ise kanlıdır. Önce kendi çocuklarını öldürür. Kaotiktir.

Dramdan beslenmek ve şikayet etmek bize kendimizi iyi hissettirir, çünkü böylece inançların sanal dünyasında kendimize güvenli bir sığınak yaratırız. (Dopomin salgısı artar.)
Mısır papirüslerınde de "nolacak bu gençlerin hali?" yazdığını okumuştum. Sümer tabletlerinde de öğrencilerin  ödevlerden şikayet ettiğini:) İşi gençlerle çalışmak olan herkes bu söze katılır. Biyolojimiz için 4-8 bin yıl çok kısa bir süredir.

Modern insan davranışı, bize benzeyen 40-60 bin yıl önce Etiyopya steplerinde ortaya çıkan ilk atalarımızın davranışlarından farklı değildir. Siz unutursunuz ama biyoloji unutmaz. Evrim en değerli bilgiyi en derine, en ulaşılmazsa yazar ve saklar. (Sosyal olaylara müdahale edebildiğimiz gibi genlere, DNA'ya müdahale etiğinizi düşünün, sonuç pek iç açıcı olmazdı)

Kendimizi değiştirmek insanları ve hayatı değiştirmekten daha kolay ve kalıcıdır.
Dram, trajedi, karamsarlık birer öğretmen olarak iyidir ama buradan beslenirseniz bir süre sonra daha çok dram yaratan bir oyunun parçası olursunuz, sonuç yine kaotiktir ve bütün enerjinizi negatife çevirir. Oysa yaşam bir denge oyunudur. İnsanın en büyük sorunu bu oyunun kurallarını tam olarak hala anlamamış olmasıdır.

Neden mi yazıyoruz ya da paylaşıyoruz? Yanıt  büyük olasılık alter ego, ego ve süper egolarımızdır ya da "ben de varım" demek içindir.

30 Aralık 2016 Cuma

Okuduğum kitaplar

Eski çağlarda güce sahip olmak demek bilgiye ulaşmak demekti. Günümüzde güce sahip olmak demek neyi görmemezlikten gelmemiz gerektiğini bilmek demektir.
Herşeyin gerçekleştiği kaotik dünyamızda neye odaklanmamız gerekir?

Homo Deus/Yuval N. Hariri

Dün akşam Homo Deus kitabını bitirdim. Cehaletimin boyutları ile yüzleşmek bir açıdan acı, bir açıdan mutluluk vericiydi. Cehaletinizi farkettiğiniz oranda gelişirsiniz.
Daha önceki kitabı Sapiens yeterince doyurucu ve bilgilendiriciydi. Yeni kitabı Sapiens kitabının devamı gibi, insanlığın geleceğine ışık tutar nitelikte.

Dün kitabı okurken şunu fark ettim kitap 2015 yılında İbranice yazılmış ve 2016 yılında İngilizce baskısı yapılmış. Kitabın son sayfalarına doğru siber casusluğun daha etkili olacağı yazıyor. Amerika tam da dün 35 Rus diplomatik görevliyi bu yüzden istenmeyen kişi ilan etti.

İnsanın geleceğini öngörmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız.

2016 yılının diğer önemli kitabı benim için Özgür Bolat'ın Beni Ödülle Cezalandırma kitabıydı.

Mutsuz, kararsız, özgüvensiz, okumayan, bizim kadar (yetişkin) tüketici bir çocuktan gelecek beklemek abesle iştigal, yeni nesil çocukların bir çoğu ergenlik sancılarını Ottoman vb yerlerde nargile fokurdatıp "naber lan?" Geyiği ile geçirecek ya da bilgisayar oyunlarının başında böğürerek mutlu olacaklar. Okur yazar (okuma yazma bilmek değil okur yazar olmak) sayısını arttırmazsanız belki gelişiriz -çünkü gelişmenin dinamikleri gelişmiş uygar bir toplum olmaktan farklıdır- ama  uzun bir süre bu bataklıkta dinsel ve ırkçı fanatizmle  yaşayacağız demektir.

2016 yılında sevdiğim diğer bir kitap Natural Born Heros, Cristhoper McDougall'ın Born to Run (Türkçeye "koşmak için" diye çevrildi) kitap ikinci dünya savaşı sırasında Girit adasında İngilizlerin bir Alman generali kaçırması kurgusu üzerinden koşu üzerine yazılmış çok güzel bir kitap. Kitabı okuduktan sonra bu adayı birgün mutlaka ziyaret etmeye karar verdim.

Bavulumda kitaplar... (belki bir kindle)

Okumak kadar sizi aydınlatacak başka hiçbir araç aramayın.

Bol okumalı, yazmalı mutlu yıllar!

26 Aralık 2016 Pazartesi

Nif

Mistisizm
Nif'e ne zaman çıksam yalnızlığımla tanışırım.
Çok uzaklarda da olsa kentin -birbirimize ve kendimize yabancılaştığımız, deli dolu sevdaların, kırık aşk hikayelerinin ve hüzünlü ayrılıkların, yoksulluğun,sefaletin ve çılgınca zenginliğin, sokaklarında küçük anoforlarla uçuşan çöp artıklarının, egsoz kokusunun, klakson ve motor seslerine karışan anlamsız diyologların, üçüncü sınıf otel odalarında kaçak, gariban sevişmelerinin ya da artık mantar gibi etrafı saran gökdelenlerin denize bakan suitlerinde " king size" yataklardaki metaryalist sevişmelerin seksüel salgılarının ruhsuzluğuna yuva olmuş, herşeyin yapay olduğu çok uzaktaki kentin- uğultusu zaman zaman duyulsa da sizi rahatsız etmez.
Güney'de bulutların ve sislerin arasından Aydın Dağları ve Sisam göz kırpar, doğuda Bozdağ, kuzeyde Niobe'ye analık eden Spil, kuzeybatıda Yamanlar ve tam batıda turkuaz Körfez ve asırlardır tecavüz edilmiş Amazon'un en güzel kızı Symirna... (artık son tecavüzcüleri yap-satçıların beton gökdelenlerine teslim edilmiştir. )
Nif zirveye yakın tek tük ağaçları ve bu dünyaya ait değilmiş gibi duran kaya yapısıyla mistik bir masal anlatır bana.
Kentler yavaş yavaş öldüğümüz, kendimize ve başkalarına hayatı zehir ettiğimiz bir cehennemdir, dağlar ruhumuza yoldaşlık eder ve hikayeleri yeryüzündeki en eski kent hikayelerinden daha da eskidir, mahzende unutulmuş yıllanmış bir şarap gibi her yudumuyla sizi tarifsiz esrimelere sürüklerler.
Bir şahin çığlık atar.

Alankıyı

Yola çıktığımızda bir pazar gününün erken öğleden sonrasıydı. Arabanın uğuldayan motor sesi, radyoda çalan İngilizce şarkıya karışıyor, lastiklerin yola sürtünmesinden çıkan ses ve dar bir yarığı anımsatan camın aralığından yüzüme çarpan serin rüzgar ve uğultusu bize eşlik ediyordu.

Bugüne kadar bu ülkeyi kıyasıya eleştirdim, artık öğrendim ki gerçeği kabul etmemek sadece acı çekmeyi arttırıyor. Bu ülke böyle. Bu yazı biraz da bununla ilgili.
Yaklaşık iki ay önce bisiklet ile yapmış olduğum 161 km'lik yolculuğu bu defa arabayla yapacaktık. İlk durağımız yaz aylarındaki insan sayısını yitirmiş Alankıyı Yaylası'ydı. Çoğunluğu ceviz ve kiraz olan ağaçlar yapraklarını dökmüştü ve kuzeydoğu yönündeki Dededağı bütün haşmeti ile bir kartal gibi bu düzlüğü seyrediyordu. Sürekli buraya gelmek için geç kaldığımızı söylüyordum; çünkü sonbaharın sıcak renklerinin yerini edepsiz bir çıplaklık almıştı.

Bir yılan gibi kıvrılan yoldan Yenikurudere Köyü'ne vardık ve yolun kenarında satış yapan köylülerden bu köyün de Pomak köyü olduğunu öğrendim. Bilmiyordum.
Yükselti azaldıkça bütün sıcaklığı ile sonbahar geri geliyordu. Çam ağaçları yeşil, kiraz ağaçları kırmızıdan kahverengiye, çınarlar yaşlıdan sarıya renk değiştiriyorlardı ve havada bir küf kokusu vardı.
Başka bir pomak köyü olan Kamberler'e gelmeden önce su içmek için durduğumuz çeşmenin başındayken bir grup araç içinde gördüğüm insanların şehrin orta ya da üst gelir grubunun orta yaş üstü insanları olduğunu düşündüm. Köye geldiğimizde yanılmadığımı anladım. Bunlar İzmir çukuruna sıkışmış bir kitlenin haftasonu kaçışı arayan insanlarıydı. Ellerinde dslr denilen drop ya da full frame makinalar vardı. Fotoğrafçının biriyle bisikletten bildiğim bir şeyi paylaştım "en kötü bisikletçiler genelde en iyi bisiklete sahip olmak için uğraşırlar." Fotoğrafçılıkta da bu böyledir, okumayan, gezmeyen sıradan fotoğrafçılar bütün paralarını en iyi objektif ya da makina için harcarlar. Bir de, ben Nikon'cuyum, ben Canon'cuyum geyiği de döndü.
Onlar Nazarköy'e ( İzmir'e yakın nazar boncuğu atölyelerinin olduğu fotoğrafçı cenneti) gitmek için araçlarına binip ayrıldılar. Çoğunluğu, bir grubu, bir insanı ilk defa görmenin suratsızlığını üzerlerinde taşıyorlardı.
Kamberler'den ayrıldığımızda güneş geç öğleden sonrası için alçalmaya başlamıştı. Geçtiğimiz yolun bir noktasında çınar ağacının dalları bir nevi tünel oluşturmuştu ve sarı güneş altında içinizi kıpır kıpır eden bir görüntü oluşturmuştu. Durduk ve aşağıdaki fotoğrafları iPhone ile çektim.
Osmanlar bir kadim yörük köyüdür ve Anadolu'nun birçok köyü gibi bakımsız ve pistir. Önünüzde giden kayıklı motorsikleti ile yeni yetme bir genç bizi de görünce garip bir ara gaz vererek motorsikleti kullanmaya başladı. Gençler izlendiklerini düşündükleri anda cozuturlar.
Çınardibi Köyü'ne geldik ve daha önce yemek yediğim köy lokantasında bulabildiğimiz tek vejetaryen yemek patlıcan yemeği ve pilavdan sonra içtiğimiz çay ve lokantacı ile pomak tarihini konuştuktan sonra ( bu köyde pomak köyüydü ve lokanta işletmecisinin söylediği Bulgaristan'da müslümanlara karşı savaşmak istemedikleri için ve savaş sonrası başlayan öç sürecinde 1870 yılında buraya gelmişlerdi) kiraz ve üzüm kurusu aldık ve ayrıldık.
Dağteke Köyü şifalı suyu ile ünlüdür, sözde böbrek taşlarına iyi geliyormuş. Bu köyle olan ilişkim en eski olandır 2007 yılından beri bisikletim ile iki üç bazen dört beş defa gelirim. Buraya bisikletle ulaşmak gerçek bir meydan okumadır benim için. Suyunu bilmem ama bu sudan yapılan çay gerçekten farklıdır.
Helvacı, Ormanköy, Karakızlar, Karaot, Dağkızılca, Doğancılar, Kırıklar ve Karacaağaç köyleri üzerinden eve geldiğimizde karanlık çökmüştü.

22 Aralık 2016 Perşembe

Bir Bisiklet Kazası ve Kayıp Dişimin Peşinde


Düşmüştüm. Sağ ön üst dişimdeki keskin sızıyı hissettim ilk önce. Sert, dayanılmaz bir acı ve dilim dişimdeki kırıklığı, kırıklık nefes alışımda oluşan hava akımının verdiği sızıyı hissetti. Artık ömür boyu taşıyacağım bir kırıklıktı bu. Kırılmıştı. Kırılmıştım.

Nif kış aylarında sırtlarında karda yürüyebileceğiniz, İzmir'in kuzeydoğu yönünde 1450 metre tepeden bakan bir zamanlar dağ kaplanlarının, birçok kurdun kuşun yaşadığı, şimdilerde başıboş atlar, birkaç dağ kuşu ve yaz aylarında Kırıklar Köyü'nde kalmış son birkaç keçi sürüsünden ve dağı bir hastalık gibi kemiren orman işçilerinden başka bir canlı ile karşılaşamayacağınız bir dağdır. Nif'e güney yüzeyinden çıkarsanız Kırıklar Köyü'nden başlayan kızıl çam ormanlarının arasından  geçerek 1000 metrelere vardığınızda, önce kokusuyla sonra varlıklarıyla ardıç ağaçları karşılar sizi. Ovacık, Gelin ve Nif dağlarının arasında kalan çayırlı bir düzlüktür ve bu düzlükte serpiştirilmiş olarak başlayan, sonra ormanlaşan karaçamlarla doludur.Bu ormanlarda eski zamanların çan seslerini ve hayvanların ayak seslerini saklayan artık kapanmak üzere olan dağ patikaları zaman zaman karşınıza çıkar. Bazıları halen domuzlar tarafından kullanılan bu patikalar sizi Nif'in su kaynaklarına götürür, bu su kaynaklarının birçoğunun önünde ağaçtan ya da eski varillerden yapılma su yalakları vardır. Nif'e batısından çıkmak isterseniz Kaynaklar Köyü'nden yola çıkmanız gerekir. Nif'e çıkmak için en çok kullanılan da bu rotadır. Kuzeyinden çıkmak isterseniz Kemalpaşa'dan (Eski Nif) yola çıkarsınız. Serttir bu çıkış, yorucudur.



Dudağımda hissettiğim acı, bir pazar günü Buca'da bir hastanede nöbetçi bir doktorun ellerinde sağ üst dış yüzeyinde 3, alt dudağımın iç kısmında 5 dikişe dönüşecekti.

Nif adı, bu topraklara artık adından başka bir şey bırakmadığımız kadim Rum dostlarımızın armağanıdır. Nif Dağı'nın tam karşısında Gelin Dağı vardır. Nif, Rumca gelin demektir.

Bazen yaşadıklarımızı önce kurar sonra yaşarız, buna 'kendini doğrulayan kehanet' denir. İnsan anlamsız yaşayamaz bu yüzden herşeye bir  anlamlan yüklemeye çalışır, çünkü hayat absürttür. Absürttür ve absürtlüğü anlamsızlığından gelir. Yaşadığımız, inandığımız  herşey bu anlamsızlıktan doğar. İnsan anlamsızlığı anlamlandırmak için yaşar. Bu biraz da insanın doğduğu bir yıldız tozu hikayesidir. Hepimiz yaklaşık 13 milyar yıl önce doğmuş bir yıldız tozuyuz ve hiç kimse zamanın başladığı Büyük Patlama'nın  o ilk 3 saniyesinde ne olduğunu bilmiyor. Anlamsızlık.
Yalnızlığı bilmeyen hiç kimse anlamsızlığı anlayamaz. Bu yüzden bütün dinlerde, büyük inanışlarda anlamsızlığı anlamlı hale getirmek isteyen insanın bir inziva, bir çile dönemi vardır, Bu dönem çoğunlukla acı çekerek, kendinle yaptığın, (ego,hormonların, içgüdülerin) acı dolu bir savaştır. Acı insanın olgunlaştırır. Çiğ iken pişirir. Ben şimdiye kadar acı çekmeden olgunlaşan insan görmedim.

 Sabah erkenden çıkmıştım yola. Kasım'dı. 23'tü. Pazardı. Bisikletim ve ben tırmanmaya 400 metreden Kırıklar Köyü'nden başlamıştık. Ağaçların arasında dolaşan, adını bir türlü koyamadığım çocukluktan beri bildiğim fısıltıyla gezen kahverengi bir sessizlikti, çam ağaçlarının gövdesine sinmişti, usul ve sessizce beni takip ediyordu. Hissediyordum.

Yaklaşık 15 km tırmanarak ulaşırsınız Nif İn zirvesi üzerinde yer alan yangın kulesinin yanına. Yol taşlık ve bozuktur, iyice yorulan bacaklarınızla bazen dengede kalmak bile büyük marifet ister. Ustalık büyük zorlukları aşmak değil midir ki zaten?

Bir av köpeği, Nif'in güney yüzeyinin tam ortasından geçerek kuzeye doğru kıvrılarak Kaynaklar Köyü'ne doğru yol alırken karşılaştı benimle. Korktu. Korktuğunu görünce üzerine doğru sürdüm.      -İnsan böyledir; korktukça siner, korkuttukça aslan kesilir. - Kaçtı. Yoldan çıkabileceği bir patika buluncaya kadar kovaladım onu. İnişe geçmiştim köpeği kaybettiğimde.


Anlamadım.
Neden?
Anlamadım.
Neden ben?
Acaba ne kötülük yaptığımı düşündüm ilk acıdan sonra.
Neden?
Nerede olduğumu anlamaya çalıştım.
Neden ben?
Telefon etmeliydim.
Yanlış girdiğim pin kodu nedeniyle telefonum kilitlendi.
Alt dudağımdaki yarığı önce dilimle hissettim.
Telefonun ekranından baktığımda, aklıma pişmemiş bir köfte geldi, dudağım kırmızı ve kanlıydı.
Ne yapmalıydım?
Bisikletim yerde yatıyordu onun sadece elciği yaralanmıştı, gördüm.
Gidecektim.
Kalktım ve bisiklete bindim biraz sonra Tekçam'ı gördüm. (Yalnızlığın canlı anıtı yaşlı bir çam ağacıdır kendisi, birçok yalnız gibi hikayesini sadece kendisi bilir.)
Onu görür görmez nerede olduğumu anladım. Önünde yıkılmış bina kalıntıları ve ceviz ile söğüt ve çınar ağaçlarının olduğu yangın göletinin orada avcılarla karşılaştım.
"Nasıl kötüyüm değil mi?" dedim.
"-Bir şeyin yok dediler."
 Sürdüm. 7 km sonra Kaynaklar Köyü'ndeydim. Hastaneye gitmek için bir şahine bindiğimde bisikletim orada bir köylünün evinde kalacaktı. hastane sonrasında eve geldiğimde evde kimsecikler yoktu.

Nif, dağlarda yürüyüş sevdamın başladığı yerdir benim. Her sevda gibi içinde acı vardır, yalnızlık vardır, anlamsızlık vardır, kendimle olan savaşın başladığı, yenilgiyi, umudu ve umutsuzluğu beni ben yapan acıları tattığım bir an vardır.

Her sevda bir tutku, her tutku  bütün acılara, bütün hayal kırıklığına, bütün kötülüklere rağmen bir umuttur. İnsan oradan doğar.

Not: Kazadan birkaç gün sonra kırılan dişimi bulmak için kaza yaptığım yere gittim. Kırılan dişimi aradım. Aslında tam olarak kaza yaptığım yeri bile bulamamıştım. Her parçamızın yolculuğunun son bulacağı yere dişim benden önce gitmişti.