17 Mayıs 2017 Çarşamba

Efes Ultra

Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa, bizim Kırkıca (bugünkü Şirince)o cennetin bir parçası olsa gerekti. Ormanlarla kaplı dağlık bir bölgede kuruluydu köy. Önümüzde denize kadar uzanan Efes Ovası… Ve baştan başa yemiş bahçeleriyle, incirliklerle, zeytinliklerle, tütün, pamuk, mısır ve susam tarlalarıyla dolu olan bu ova bizim köye aitti.

                                   Benden Selam Söyle Anadolu’ya / Dido Satiriyu

Önümde ikisi kadın, ikisi erkek olan dört kişi kendi aralarında sohbet ederek salına salına Şirince’ye doğru yürüyorlardı. Onları geçer geçmez acı ile bağırarak yürüyemez hale geldim ve kalflerimin her ikisinin de acı ile birlikte  buruşturulmuş ve bir kenara atılmış birer kağıda döndüğünü gördüm. Benim  acı içinde kıvrandığımı gören bu kişiler, ‘Bir şeyin var mı?’ ‘Ambulans çağıralım mı?’ dediler. ‘Hayır  gerek yok.’ dedim. İçlerinden birine bacağıma kramp girdiğini, ayaklarımı yukarı kaldırıp bir eliyle topuğumu öbür eliyle parmaklarımı tutup parmaklarımdan ileri doğru ittirmelerini söyledim. Söylediklerimi yaptılar, bu biraz iyi gelmişti. Ayağa kalkıp onlara teşekkür ettikten sonra  acı içinde sekerek yola devam ettim.


Bir süredir sağ ve sol kalflerime giren kramplar hızımı iyice düşürmüş, bir defasında bir ağaca dayanarak krampın acısı hafiflemiş  ve ondan sonra koşmaya devam edebilmiştim. Yaklaşık 10 km’dir yükselti kazanıyordum. Tempom iyice düşmüştü. 38-39’uncu km'lerdeydim ve GPS’li saatim ortalama ‘pace’im 5.45 gösteriyordu. (Pace: 1 km’lik yolu geçiş süresi)

Geçen sene İznikUltra 136 Km sonrası Manisa Dağ Bisikleti yarışları sırasında bisikletle çıkması çok zor bir yokuşu bisikletten inerek  çıktığım için aşil tendonunu incitmiştim ve bu da geçmeyen müzmin bir sızıya dönüşmüş ben de onunla yaşamaya alışmıştım. Bu arızanın en büyük  yan etkisi eskisi kadar koşu antremanı yapamıyor olmamdı.  Bu yüzden  de artık antrenman için bisiklete biniyordum. Ara sıra da, ‘Aşil de kimmiş?’ deyip koşuyordum. Hiç antrenmansız Erciyes Skyrunning ve Kaz Dağları Ultra maratonlarına katılmış her ikisini de yarıda bırakmıştım. Koşamasam da bisiklete binebiliyordum ama o 'tendinit' sürekli ben buradayım diyordu.

Benim uzun mesafe koşuları için garip bir huyum var, bu yüzden de her yarış bir zulme dönüşüyor. Bir dağ maratonu mu var, en uzun mesafe ne, ben oradayım. Plan, hazırlık, program yok, iman gücü var. İman gücü uzun mesafe koşularında da bir yere kadar gidiyor, gitmezse ağrı kesiciler, onlar da çözüm üretmiyorsa bı-ra-kı-yo-rum… Bu yüzden de Efes Ultra’nın da en uzun parkurunu 55k’yı seçmiştim.

Cuma akşamı okul çıkışı Cumartesi günkü yarışa gidip gitmemek konusunda oldukça kararsızdım. Selçuk’a giden koşucuların Facebook paylaşımları ilk defa hiç ilgimi çekmiyordu hatta çok itici gelmeye başlamışlardı. İnsan egosu işte, illa bir şeyleri ‘bak yapabiliyorum’ diye bir çocuk gibi gösterecek. İnsan ile ilgili öğrendiğim diğer bir şey de, yaptığınız işin ne olduğu önemli değil, insan her zaman en iyisini kendinin yaptığına inanma eğiliminde. Hepimiz öyle ya da böyle bir şekilde egolarımıza teslim olmuş varlıklarız. Egosunu yenen çok az insan vardır, biz onlara ermiş diyoruz. Bunu yazıyorum çünkü fark etmek değişimin başlangıcıdır.

İsteksizdim, keyifsizdim ve aşil beni dürtüyordu. Sabah karar verecektim ama bu defa da uyku tutmadı. Yatakta döne döne bütün gece uyuyamadım. Eşim ve ben sabah 5.00 suları kalktık ve Gaziemir’den  6.10 gibi yola çıktık. Eşim her gün beslediği sokak kedilerine mamalarını verirken biraz oyalanınca yola çıkmamamız 6.20’yi bulmuştu. Neyse ki yarış kitlerini almak için saat tam 7.00’de Efes Harabeleri doğu kapısındaydık. Hava 3-4 derece’yi gösteriyordu. Afyonu patlamamış görevliler ve koşucular beklemeye başladık. Tanıdıklarla konuşmalar, merhabalaşmalar arasında fotoğraf çekimi ve start ile koşu başlamıştı. Aşil’den dolayı tedirgindim görece yavaş başladım ama bacaklar sağlam duruyordu. Çıkıştan 500-600 m. sonra inişe doğru geçerken biraz acır gibi oldular, yavaşladım ama hafif bir çıkış sonrası bir şey olmayınca ‘yardırmaya’ başladım. Kendimi küheylan gibi hissediyordum. Aşil tamam arada-sırada beni yokluyordu ama çok da ‘tın’ dı. Önümde sarışın zayıf bir kadın koşucu vardı. Aksanlı bir Türkçe ile ‘Yavaş ol’ dedi, Moldovalı Svetlena ile sonra da tanışacaktık ve o beni çok arkalarda bırakıp çekip gidecekti.

Bir balçık deryasını geçip Pamucak sahiline vardık sahil öncesinde duayen Mustafa Abi (Kızıltaş)’da içinde olduğu grupla selamlaşıp onları geçtim.

Kumsalda, sağda canım içi ‘Mare Nostrum’ efsanelerin ve bugünkü uygarlığa analık,  Odesseus’un tezgiden gemilerine yoldaşlık etmiş, dibinde yüzlerce savaş artığı enkazı, ticaret gemilerinin Efes’e taşıdığı  şarap, zeytinyağı  amforalarının hüzünlü hikayeleri ile   lacivert Ege Denizi'nin tuz ve yosun kokusunu getiren hafif sabah meltemini hissederek koşmak muhteşemdi. Günümüzdeki adı Ahmetbeyli olan Claros ve Nation’dan Özdereye doğru bisiklettle giderken yer yer denizi bir kartal gibi yukarıdan görürsünüz. Çok uzaklarda Sisam yüksek dağları ile size göz kırpar, lacivert Ege Denizi’ne bakmak size bir esrime hali yaşatır. Bacaklarınızda bisikletin verdiği keyifli bir sızı. Yaşam insana verilmiş ve bir süre sonra geri alınacak bir armağandır. İnsan bu armağana ihanet eder, bu yüzdendir çektiğimiz bütün acılar. İnsanın çektiği bütün acılar bir paradoksa da gebedir. Acı çektiğiniz kadar olgunlaşır mutluluğun ve sevincin farkına varırsınız. Armağanın anlamı ve değeri çektiğiniz acı ile artar.

Kumsal bittiğinde elinde işaret şeriti ile Mahmut’u (Yavuz) koşarken buldum ben önde Mustafa Abi’nin içinde olduğu grup arkada koşuyorduk. Ormana giren yol dikleşmişti Svetlena ve iki kişi ile beraber koşuyorduk. Biri çok gençti diğeri biraz daha yaşlıydı. Yaşlı olan Özgür sen git dedi. Bülent Araç ile  ilerde yollarımız tekrar kesişecek ve tanışacaktık. Sanırım dördüncü oldu.
Kuşadası yolunu kesip tekrar ormana girdik ve Meryemana’ya doğru yer yer kırağı olan yollarda koşmaya ve tırmanmaya devam edittik.

Meryemana’yı geçtikten sonra başlayan sert bir çıkış sonrası yol görece düzleşecek ve inişe geçecektik. Kısa bir tırmanış sonrası karşı taraftan da koşucuların bize doğru koştuğunu fark ettim. Jeton kısa sürede düştü. Bu koşucular başka bir organizasyonun koşucuları idi. Asfalt bir yolda koşarken Bülent (Araç) beni yakaladı ve beraber koşmaya başladık. Asfalt bitimi tekrar başlayan yokuş Şirince’ye kadar devam edecekti.

Yıllar önce BBC’nin bir radyo belgeselinde duymuştum Şirince adını. Bu belgeselde çok güzel Türkçe ile konuşan yaşlı bir Rum kadınının anlattıkları ile mübadele gerçeği ile yüzleşmiştim. Bu toprakların kadim insanlarına ne yapmıştık biz böyle? Bu yaşlı Rum kadının anlattığına göre aslında köyün adı Çirkince’ymiş sonradan Şirince olmuş. Şirince Efes’in yakınında olmasından dolayı artık turizm görgüsüzlüğünün bir simgesi benim için. Yakınında bulunan Aziz Nesin Matematik Köyü dünyanın en akıllı köyü ve benim Kuantum ile tanıştığım yer. Güzel insanları yakabilirsiniz ama onların ateşi yanarken bile sizi aydınlatır. Acı! 

Şirince’den artık alıştığım ‘bu adamlar da niye koşuyor?’ bakışları arasında koşarak geçtim. O ‘bak ben de yapabiliyorum’ çocuk gösterisi içinde Şirince içinde yer alan hafif yokuşu tempo ile çıktım. Şirince’yi geçer geçmez başlayan inişte iyice yavaşladım. Artık hedef sadece bitirmekti. Salına salına denilebilecek adımlarla Selçuk’a Karpusa Meydanına vardım ve bitirme takının altından alkışlarla geçtim.


Bitmişti.

14 Ocak 2017 Cumartesi

Melekler Şeytanlar ve İnsan

Her insan kendini doğrulayan bir kehanettir.
Her insan en az iki kişiliktir.
Bir Hint Mitoloji'sidir; insan doğduğu andan başlayarak kayıp öbür yarısını arar hayatta.
İnsan dediğimiz varlık melekler ve şeytanların savaş alanıdır. Bu savaştan arda kalanlardan ortaya çıkar insan.
Michelangelo'ya ünlü Davut heykelini nasıl yaptığını sorduklarında:
- O orada, kayada duruyordu ben fazlalıklarını attım. '' dediği rivayet edilir. Attığı fazlalıklardır şeytan, kalandır melek olan Davut.

Davut Heykeli

Hepimiz yontulmamış birer taş olarak (odun mu desek?) başlarız hayata; biçimsiz, çirkin ve kararsız.
Kendimizi tanıma ve geliştirme yontulmamışlığımızı fark ettiğimiz an başlar ve kendiğimizi ne ile yonttuğumuza göre insan oluruz, bazen şeytan, bazen melek, bazen de her ikisi...
Kendinizi ne ile yontmalıyız, ruhumuzu ne ile beslemeliyiz ki; meleklerin ve şeytanların savaş alanı 'insan olmak' sürecini 'hümanist' bir insan olarak tamamlayalım?

Altamira Mağara Resmi, İspanya

Lacaux Mağara Resmi (Fransa)


İçimizdeki melek için aklıma gelen en büyük kaynak insanlığın  yarattığı bütün mitolojik hikayeler, büyük romanlar, muhteşem mimari şaheserler, bir mağara duvarına (Altamira ve Lascaux) çizilen kan kırmızı resimler, Michelengelo'nun bitirdikten sonra karşısına geçip konuşmasını istediği Musa heykeli, bir Dostoyevski romanı, bir Nazım şiiri, Armstrong'un Ay'da bıraktığı 'onun için küçük insanlık için büyük' adımı, Bethoveen'ın 5. senfonisi, Mozart'ın Requiem'i, Pachellbel'in Canon in D'si, Karacaoğlanı, Neşet Ertaş'ıdır... Master Yoda'dır. Gücün sizinle olmasıdır. Karanlık bir odadaki ışık ve ses şenliği sinemadır...

Musa Heykeli

İçimizdeki şeytanları da tanımalıyız, sanat edebiyat müzik olmadan asla kurtulamayacağımız şeytanlar. Auschwitz'de Hiroşima ve Nagazaki'de Vietnamda, Afrika'da, Çanakkale'de savaşın, açlık ve sefaletin hor görmenin GÜÇ'ün (erk) kötü kullanıma ve bir yok etme aracına dönüştüğü her yerde kol gezen şeytanları.

Auschwitz Toplama  Kampı

Enola Gay (bombayı atan uçak) ve atom bombası


İnsan gezegenimizin en yalnız ve en sosyal canlısıdır. Sosyal canlısıdır yoksa hayatta kalamaz. En yalnızıdır. Sosyalliği hayatta kalmasını sağlayan ama onu kemiklerine kadar kıran bir mengeneye dönüşür, tek kaçış yolu vardır yalnızlığın güvenli sularına sığımak. Yaratıcılık bireyseldir, kargaşa, savaş yıkım toplumsaldır. Atom bombası birkaç zeki insanın yaratıcılığının ürünüdür onun kullanılmasına neden olan Japon ve Amerikan halkı (ya da onların seçtikleri itaat ettikleri siyasetçiler ve kral) dır.
Alan Turing bir dehşet zeka, Enigma'yı kıran grubun başındaki bir yalnız ruh ve karşısında onu sırf gay olduğu için ilaçla hadım eden ve girdiği bunalımdan sonra kendini zehirleyerek ölmesine neden olan İngilizler.

Alan Turing aynı zaman da bir koşucuydu

İnsana içimizdeki şeytan yada meleklere dair hikayeler bitmeyecek, bu hikayeler bizi biz yapmaya devam edecek.
İnançları insanın güçlü yanıdır eğer inançlarınız aklınızı devre dışı bırakırsa şeytana dönüşürsünüz. Tam tersi de doğrudur. Saf akıl yıkıcıdır, örneğin eğer saf akıl olarak hayatta kalmayı 'doğal seçilim' olarak görürseniz, merhamet duygunuzun yerini saf acımasızlık alır.
Çok eski paradoksudur; ''ben hep yalan söylerim''
Kendimizi bir melek olarak görmek bir şeytan paradoksudur, bilirsiniz İblis de bir zamanlar melekti.

12 Ocak 2017 Perşembe

Atlar Orman Kayalar Çiçek ve Yaşam

Çoğu zaman olduğu gibi bisikletim ve ben iki yalnızdık.

Bisikletime atladım, çıktım yola... Önce Yeniköy sonra Yeniköy'ü geçer geçmez eski mezarlığın yanından sola girdim. Bir zamanlar orman kulübesi olan metruk kulübenin hemen yanında yeni yapılmış yangın göletinden sağa doğru yöneldim. 

Coğrafya çok farklılaşır bu bölgede, Şaşal suyunu oluşturan dağlardır buraları. Kızılçam ormanları ve ağaçların altında yeşeren fundalıklar bir oya gibi  süsler bu dağları. Güneyde Ege Denizi mavi bir patiskadır, sahillerini hödük yazlıklar isgal etmiştir. 
İn cin top oynuyordu. Korkuyu bilen her insanını ürpereceği bir sessizliğin ortasında bisikletim ve benim yalnızlığım daha da yalnızlaşırken iki at çıktı karşımıza. Siyahtı birisi, diğeri kahverengi. 
Doğada bir yabancı ile karşılaştığınızda ilkel benliğiniz devreye girer, atların ve benim  -birbirine yabancı iki türün- karşılaşmasındaki korku vardı gözlerimizde, onlar benden ben onlardan korkmuştum. Ama ben bin yıllardır beraber yaşadığımız bu gezegende, deniz canlıları dışında bir çok canlının özellikle de insanla yakın ilişkisi olmuş bütün canlıların -eğer yaralı veya aç değillerse- insandan korktuğunu biliyordum. İnsan hayvanlar aleminde korku demektir çünkü.
 Bisikletimi sürdüm onlara doğru, onlar koştu ben de peşlerinden, sonra ana yoldan bir yolamağa ayrıldılar ve geri dönüp korkuyla baktılar bana. Bisikletten inip fotoğraflarını çektim. Onları tekrar korkutarak ana yoldan kaybolmalarını izledim. Ağaçların arasında yüzlerce kayadan oluşan etrafa gelişigüzel dağılmış doğa ananın heykelleri vardı. Öyle güzellerdi ki, olanları fotoğrafladım ama asla gözümün gördüğündeki heyecanı vermiyordu çektiğim fotoğraflara bakmak. Daha iyi bir makinayla ve daha donanımlı gelmeliydim. Çektiklerim yeter diye düşünüp tekrar bisikletime bindim ve yola devam ederken yolun batı yönünde beni her zaman büyüleyen kayaları üzerinde yalnızlıklarıyla dikelen bir grup ağaç gördüm. Mutlaka çekmeliydim fotoğraflarını, çektim.




Tam bisikletime binerken gördüm bu iki çiçeği. En zor koşullarda var olmanın simgesiydiler. Deklanşöre bastım birkaç açıdan, çektiklerimin en güzeli buydu. Çakıl taşlarına , susuzluğa, sessizliğe, yalnızlığa rağmen yaşamda var olmanın gücü hep büyülemiştir beni. Nereden geldiğini bilmediğim bu güç yaklaşık 11 milyar önce evrenin başladığı o andan itibaren hep var ve var olacak. (canlı diyebileceğimiz ilk hücrelerin yaşı 3-3,5 milyar yıldır) En kücük canlıdan en gelişmiş olana kadar her canlının taşığı bir sırdır yaşam. Yıldız tozuyuz biz ve yıldız tozunun bilinen en mükemmel hali. Sırf bu yüzden bütün canlılar yıldızlarda pişen  ışıl ışıl parlayan gözleriyle, yapraklarıyla bir cümle varoluşlarıyla muhteşem varlıklardır.

Bu iki çiçek, tozun toprağın arasında yalnızlıklarını, onların fotoğrafını  (ışığın grafiği) çeken -başka bir yalnızın- gözünden sizinle paylaşıyor.

11 Ocak 2017 Çarşamba

Çam

Çocukluğum çam ağaçları arasında geçti benim, bu yüzden masalsı anlarla büyüdüm diyebilirim.
Guguk kuşlarının ötmeye başlamasıyla birlikte su yürürdü çam dallarına ve kolayca boru biciminde çıkardı ince dallarından kabuğu; ilk oyuncaklarım oldular bunlar, ilk düdüklerimi bu borudan yaptığımı anımsıyorum.
Yaşlı amcalar, köylü şapkalarının gölgelikle kumaşı arasında kalan boşluğa çam dalından elde edilen bu borumsu çam  kabuğundan yaptıkları ve takım dedikleri sigara ağızlıklarını sıkıştırılardı.
Yaşlı çam ağaçlarının kızıl kabuklarını işlemek kolaydır ilk oyuncak arabam bu kızıl kabuklardan yapılmadır benim.
Yaz aylarında bu çam ağaçlarının dallarından yakalardık ağustos böceklerini, biz çığırtgan derdik o cırtlak sesiyle durmadan öten bu böceğe, ve ancak Amerika'da öğrendim erkek sandığımın dişi, dişi sandığımın da erkek olduğunu.
Üzerine kar yağdığında, çam kadar ne güzel gözükebilir ki? Soğuk kış geceleri, tam karşımızda ki dağdan rüzgarın çam yapraklarına- biz pürçek derdik- çarptığında masalımıza bir gizem ve müzik eklenirdi. Baykuşaların sesleri eşlik ederdi sonra annem korkuturdu birileri ölecek bu gece diye...
Ve gençliğimde bu ağaçların yüzlercesini kestim, tomruk yapmak için, o günlerden kalma çam sakızlı ellerimi hala hissederim, anlıyorum ki çamların göz yaşlarıydı fark edemediğimiz.
İlk ve son orman yangınımı da bu ağaçlarla başlattım kimsenin öğrenemediği ve ölümüne korktuğum.
Her canlının bir hikayesi vardır bu gezegende, doğar büyür ve ölürler. Bildiğimiz kadarıyla da ölüm bilinci sadece insan da vardır. Yaşam bu yüzden çok güzeldir ve çok acı. Kendimize anlam yüklemeye çalışıp dururuz, piramidleri yaptırtan da bu güçtür, aya bizi taşıyan da, ölümlü olduğumuzu bilmenin verdiği ölümsüzlük arayışıdır aslında tek aradığımız.
Ağaçların yaşlılıktan ölümü en asil olandır, ayakta ve dik ölürler. Bu ağaç gibi...

9 Ocak 2017 Pazartesi

Değişim ve Facebook

Burada ne yazarsanız yazın, ne yazarsam yazayım, ne paylaşırsanız paylaşın, ne paylaşırsam paylaşayım; bir saat sonra ya da bir gün ya da bir ay ya da bir yıl belki on yıl sonra, Türkiye'yi, insanları ve dünyayı değiştiremezsiniz, değiştiremeyiz.
Değiştirdiğimizi varsayalım, bu değişiklikten önce birileri, sonra kendimiz rahatsız oluruz. Değişim evrimsel bir süreçtir ve hiçbirimiz kuyruğumuzu iki günde kaybetmedik, iki günde homo erectus, homo sapiens olmadık. Bu yüzden bütün hızlı değişimler başta size ve diğerlerine zarar verir eğer hızlı değişim toplumsal ise kanlıdır. Önce kendi çocuklarını öldürür. Kaotiktir.

Dramdan beslenmek ve şikayet etmek bize kendimizi iyi hissettirir, çünkü böylece inançların sanal dünyasında kendimize güvenli bir sığınak yaratırız. (Dopomin salgısı artar.)
Mısır papirüslerınde de "nolacak bu gençlerin hali?" yazdığını okumuştum. Sümer tabletlerinde de öğrencilerin  ödevlerden şikayet ettiğini:) İşi gençlerle çalışmak olan herkes bu söze katılır. Biyolojimiz için 4-8 bin yıl çok kısa bir süredir.

Modern insan davranışı, bize benzeyen 40-60 bin yıl önce Etiyopya steplerinde ortaya çıkan ilk atalarımızın davranışlarından farklı değildir. Siz unutursunuz ama biyoloji unutmaz. Evrim en değerli bilgiyi en derine, en ulaşılmazsa yazar ve saklar. (Sosyal olaylara müdahale edebildiğimiz gibi genlere, DNA'ya müdahale etiğinizi düşünün, sonuç pek iç açıcı olmazdı)

Kendimizi değiştirmek insanları ve hayatı değiştirmekten daha kolay ve kalıcıdır.
Dram, trajedi, karamsarlık birer öğretmen olarak iyidir ama buradan beslenirseniz bir süre sonra daha çok dram yaratan bir oyunun parçası olursunuz, sonuç yine kaotiktir ve bütün enerjinizi negatife çevirir. Oysa yaşam bir denge oyunudur. İnsanın en büyük sorunu bu oyunun kurallarını tam olarak hala anlamamış olmasıdır.

Neden mi yazıyoruz ya da paylaşıyoruz? Yanıt  büyük olasılık alter ego, ego ve süper egolarımızdır ya da "ben de varım" demek içindir.

30 Aralık 2016 Cuma

Okuduğum kitaplar

Eski çağlarda güce sahip olmak demek bilgiye ulaşmak demekti. Günümüzde güce sahip olmak demek neyi görmemezlikten gelmemiz gerektiğini bilmek demektir.
Herşeyin gerçekleştiği kaotik dünyamızda neye odaklanmamız gerekir?

Homo Deus/Yuval N. Hariri

Dün akşam Homo Deus kitabını bitirdim. Cehaletimin boyutları ile yüzleşmek bir açıdan acı, bir açıdan mutluluk vericiydi. Cehaletinizi farkettiğiniz oranda gelişirsiniz.
Daha önceki kitabı Sapiens yeterince doyurucu ve bilgilendiriciydi. Yeni kitabı Sapiens kitabının devamı gibi, insanlığın geleceğine ışık tutar nitelikte.

Dün kitabı okurken şunu fark ettim kitap 2015 yılında İbranice yazılmış ve 2016 yılında İngilizce baskısı yapılmış. Kitabın son sayfalarına doğru siber casusluğun daha etkili olacağı yazıyor. Amerika tam da dün 35 Rus diplomatik görevliyi bu yüzden istenmeyen kişi ilan etti.

İnsanın geleceğini öngörmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız.

2016 yılının diğer önemli kitabı benim için Özgür Bolat'ın Beni Ödülle Cezalandırma kitabıydı.

Mutsuz, kararsız, özgüvensiz, okumayan, bizim kadar (yetişkin) tüketici bir çocuktan gelecek beklemek abesle iştigal, yeni nesil çocukların bir çoğu ergenlik sancılarını Ottoman vb yerlerde nargile fokurdatıp "naber lan?" Geyiği ile geçirecek ya da bilgisayar oyunlarının başında böğürerek mutlu olacaklar. Okur yazar (okuma yazma bilmek değil okur yazar olmak) sayısını arttırmazsanız belki gelişiriz -çünkü gelişmenin dinamikleri gelişmiş uygar bir toplum olmaktan farklıdır- ama  uzun bir süre bu bataklıkta dinsel ve ırkçı fanatizmle  yaşayacağız demektir.

2016 yılında sevdiğim diğer bir kitap Natural Born Heros, Cristhoper McDougall'ın Born to Run (Türkçeye "koşmak için" diye çevrildi) kitap ikinci dünya savaşı sırasında Girit adasında İngilizlerin bir Alman generali kaçırması kurgusu üzerinden koşu üzerine yazılmış çok güzel bir kitap. Kitabı okuduktan sonra bu adayı birgün mutlaka ziyaret etmeye karar verdim.

Bavulumda kitaplar... (belki bir kindle)

Okumak kadar sizi aydınlatacak başka hiçbir araç aramayın.

Bol okumalı, yazmalı mutlu yıllar!

26 Aralık 2016 Pazartesi

Nif

Mistisizm
Nif'e ne zaman çıksam yalnızlığımla tanışırım.
Çok uzaklarda da olsa kentin -birbirimize ve kendimize yabancılaştığımız, deli dolu sevdaların, kırık aşk hikayelerinin ve hüzünlü ayrılıkların, yoksulluğun,sefaletin ve çılgınca zenginliğin, sokaklarında küçük anoforlarla uçuşan çöp artıklarının, egsoz kokusunun, klakson ve motor seslerine karışan anlamsız diyologların, üçüncü sınıf otel odalarında kaçak, gariban sevişmelerinin ya da artık mantar gibi etrafı saran gökdelenlerin denize bakan suitlerinde " king size" yataklardaki metaryalist sevişmelerin seksüel salgılarının ruhsuzluğuna yuva olmuş, herşeyin yapay olduğu çok uzaktaki kentin- uğultusu zaman zaman duyulsa da sizi rahatsız etmez.
Güney'de bulutların ve sislerin arasından Aydın Dağları ve Sisam göz kırpar, doğuda Bozdağ, kuzeyde Niobe'ye analık eden Spil, kuzeybatıda Yamanlar ve tam batıda turkuaz Körfez ve asırlardır tecavüz edilmiş Amazon'un en güzel kızı Symirna... (artık son tecavüzcüleri yap-satçıların beton gökdelenlerine teslim edilmiştir. )
Nif zirveye yakın tek tük ağaçları ve bu dünyaya ait değilmiş gibi duran kaya yapısıyla mistik bir masal anlatır bana.
Kentler yavaş yavaş öldüğümüz, kendimize ve başkalarına hayatı zehir ettiğimiz bir cehennemdir, dağlar ruhumuza yoldaşlık eder ve hikayeleri yeryüzündeki en eski kent hikayelerinden daha da eskidir, mahzende unutulmuş yıllanmış bir şarap gibi her yudumuyla sizi tarifsiz esrimelere sürüklerler.
Bir şahin çığlık atar.